Mallarmé’nin Deneyimi

Yazınsal Uzam’da Blanchot, yapıt içindeki o tekinsiz karanlığı Mallarmé üzerinden anlatıyor. Yazma Eylemi’nin arkeolojisi olarak okunacak bu bölümler, Yazı ile Görsel Şiir arasında kurulabilecek en ince bağları da göstermekte. İlk kısmı İlkel Söz, Temel Söz olarak alıntılamıştım.


Mallarme’nin kendi deneyimi

Mallarme’nin kendi deneyimi, oluşturulmuş yapıtın, hep şu özel şiir, şu tablo olan yapıtın, dikkatle incelenmesinden kendisi aracılığıyla yapıtın kökenini araştırmaya dönüştüğü ve kökeniyle, “salt bir yapıtın korkunç görüntü”süyle özdeşleşmek istediği kaygıya geçtiği anda başlar gibidir. Derinliği buradadır, “yalnızca yazma eylemi”nin, onun için gizlediği kaygı buradadır. Yapıt nedir? Yapıtta dil nedir? Mallarme “Yazın diye bir şey var mıdır?” diye sorduğunda, bu soru yazının ta kendisidir, yazın kendi özünün kaygısına dönüştüğünde bu soru yazındır.

Böyle bir soru bir kenara atılamaz. Yazına sahip olmamızla gerçekleşen nedir? “Yazın diye bir şeyin var olduğu” söylenirse, varlığı nasıl etkiler bu?

Mallarmé yazınsal yaratımın kendine özgü doğası hakkında en derin biçimde karmaşık duygulara sahipti. Sanat yapıtı varlığa indirgenir. Görevi buradadır, var olmak, şu sözcüğün kendisini var etmek: “bu … dır” … “bütün gizem buradadır”. Ancak, aynı zamanda, yapıtın varlığa ait olduğunu, var olduğunu söyleyemeyiz. Tam tersine,  söylememiz gereken şey, asla bir nesne ya da genel olarak bir varlık biçiminde var olmadığıdır. Sorumuza yanıt olarak söylenmesi gereken şey, yazının var olmadığı ya da gerçekleşse de “var olan hiçbir nesne olarak gerçekleşmeyen” bir şey gibi olduğu dur. Kuşkusuz, dil orada hazır bulunur, orada “açıkça gözler önüne serilmiştir”, insan etkinliğinin başka hiçbir biçiminde olmadığı denli yetkiyle ortaya çıkar orada, ancak tümüyle gerçekleşir, bu demektir ki, yalnızca bütünün gerçekliğine sahiptir o zaman; o her şeydir – ve başka hiçbir şey değil, her zaman her şeyden hiçbir şeye geçmeye hazırdır. Temel olan, dilin özüne ait olan geçiştir bu, zira kesinlikle hiçbir şey sözcüklerin içinde çalışma halinde değildir. Sözcükler, biliriz ki, nesneleri ortadan kaldırma, onları yitik olarak ortaya çıkarma gücüne sahiptir, yalnızca bir yitmeye ilişkin olan görünüm , sırası geldiğinde, sözcüklerin ruhu ve yaşamı olan, onların sön melerinden ışık, karanlıktan aydınlık alan aşındırma ve yıpratma devinimiyle yokluğa dönen var olma. Ancak, yoklukları içinde nesneleri “ayağa kaldırma” gücüne sahip ve bu yokluğun efendisi olarak, sözcükler orada kendiliğinden yitme, gerçekleştirdikleri, içinde kendilerini geçersiz kıl arak ilan ettikleri, durmaksızın kendilerini yıkarak sürekli olarak yerine getirdikleri bütünün içinde görkemli bir biçimde kendilerini yok kılma gücüne de sahiptir, bu kendini yok etme eylemi, Igitur’un son anına kesinlikle tüm gerçekliğini veren, o çok garip intihar eylemine tümüyle benzerdir.

Merkezsel Nokta

Yazınsal deneyimin bizi karşı karşıya getirdiği tehlikenin derinliğine olduğu gibi Mallarme’nin hep üzerinde durduğu merkezsel nokta budur. Bu nokta, içinde dilin gerçekleşmesinin ortadan kaybolmasıyla çakıştığı, içinde herşeyin konuştuğu (onun deyişiyle, “hiçbir şeyin söylenmiş olmaksızın kalmayacağı “) herşeyi n söz olduğu, ama sözün yalnızca ortadan kaybolmuş olan şeyin görümü olduğu düşsel olgu, durdurak bilmeyen ve sonu gelmeyen olduğu noktadır.

Bu nokta anlaşılmazlığın ta kendisidir.

Bir yandan, yapıtta, yapıtın gerçekleştirdiği, kendisinde ortaya çıktığı şey, “var olmayı değilse de ışıklı bir belirginliği kabul etmesi” gereken yerdir. Bu anlamda, yapıtın var olmasıdır ve yalnızca yapıt onu var eder. Ama, aynı zamanda, ” Geceyarısının var olması”, bunun ötesinde, kendisinden başlayarak asla hiçbir şeyin başlamadığı şey, varlığın aylaklığının boş derinliği, içinde yapıtın, sanatçı tarafından, kaygıya, kökeninin sonu gelmeyen araştırmasına dönüştüğü çıkışsız ve eksiksiz bu bölgedir.

Evet, anlaşılmazlığın merkezi, bir merkezde toplanması. Pek doğrudur ki yalnızca yapıt, eğer bu noktaya yapıtın devinimi ve gücüyle gelirsek, yalnızca yapıtın gerçekleşmesi bunu olası kılabilir. Yeniden şiire bakalım: Daha gerçek, daha belirgin olan ne vardır ki, dilin kendisi de orada “ışıklı belirginlik”ti r. Bu belirginlik, yine de, hiçbir şey göstermez, hiçbir şeye dayanmaz, devinim içindeki kavranılamaz olgudur. Ne sınır, ne an vardır. Sözcüklere sahip olduğumuzu sandığımız yerde, “gücül bir ışık izi”, bir süratlilik, pırıldayan bir coşku kendisi aracılığıyla var olmayanın bu geçişte aydınlandığı, içinde hiçbir şeyin yansımadığı bu salt yansımalar çevikliğinde yansıdığı karşılıklılık geçer içimizden. O zaman, “herşey bekleyişe, art arda gelme ve karşı karşıya olmayla parçalar halinde düzenlemeye dönüşür”. Öyleyse, aynı anda, dile dönüşmüş gerçekdışı olgunun titremesi sönmek üzere parlarken, salt yokluğa, salt kurguya, “istenildiği kadar ve yalnız şenliklerin” ışıldadığı bu görkemli yere dönüşmüş gerçek nesnelerin garip var olması ortaya çıkar. Söylemek isterdik ki, şiir, lgitur’de zaman ın yok oluşunu, zaman aracılığıyla, düzenleyen sarkaç gibi, dil olarak varlığından dünya nesnelerin i n yokluğuna görkemli bir biçimde gider gelir, ama bu var olmanın kendisi de salınan süreklilik, hiçbir şeyi sonlandırmayan sınırların kesintisiz gerçekdışılığı ile bu devinimin tümüyle gerçekleşmesi, dilin bütünü olmuş dil arasında, her sözcükte ortaya çıkan ve hepsinde yok olan geri gönderme ve hiçbir şeye geri dönme gücünün, “kendisiyle birlikte sessizliğin var olduğu”, “tüm uyumun”, her şey gibi, gerçekleştiği yerde gidip gelen salınımdır.

Şiirde, dil içinden geçtiği anların hiçbirinde asla gerçek değildir, çünkü şiirde dil bütün olarak ortaya çıkar ve özü, yalnızca bu bütün içinde gerçekliğe sahip olmaktır. Ama, içinde kendi özü olduğu, içinde temel olduğu bu bütünde son derece de gerçekdışıdır, bu gerçekdışılığın, var olan herşeyi “eskittikten”, “çürüttükten” sonra, olası bütün varlıkları askıya aldıktan sonra bu elenemez, indirgenemez kalıntıya takıldığında var olduğunu söyleyen salt kurgu nun tümüyle gerçeklenmesidir.

Geriye ne kalır? Şu sözcüğün ta kendisi: “bu … dır“. Bütün sözcüklere dayanak olan, onlara kendisini gizlemeye izin vererek dayanak olan, bir kez gizlendi mi onların sunumları, yedekleri olan sözcük, ancak sözcükler durduğunda, (“onların orada parladığı ve eterinki gibi bir saydamlık üzerinde çabuk açan bir çiçekte öldükleri an”), “yıldırım anı”, “şimşek parlaklığı” ortaya çıkar.

Bu yıldırım anı, yapıtın fışkırması, tüm sunumu, “eşanlı görünme” si olarak yapıttan fışkırır. Bu an aynı zamanda yapıtın, “yazının varolduğu” “aldatmacasına” varlık ve varoluş sunmak için herşeyi dışarda bıraktığını söylediği andır ancak, bunun la, kendisini de dışlar, öyle ki şiirin gücüyle “her türlü gerçekliğin çözüldüğü” bu an şiirin de çözüldüğü ve bir anda oluşup bir anda bozulduğu andır. Bu, kuşkusuz, şimdiden çok fazla anlaşılmazdır. Ancak anlaşılmazlık daha öze iner. Zira, yapıtın yapıtı gibi olan, her türlü anlamın, her türlü tarihsel ve güzelduyusal doğrulamanın dışında, yapıtın var olduğunu dile getiren bu an, eğer yapıt onda hep önceden yapıtı yıkan ve yapıtta aylaklığın gereksiz bolluğunu onaran şeyin denenmesine girişirse bu an böyledir ancak.

Bir Cevap Yazın