Dilbilim ve Gramatoloji

Yazı’nın Söz’den ayrılıp, bu ayrılışın izleri sonsuza kadar silindiği anda ortaya Derrida çıkıyor. Blanchot ya da diğerlerinin bizzat ya da aşikaren yaşadığı şeyi Derrida fenni şekilde anlatıyor, anlatmaya çalışıyor. Gramatoloji’nin Bilgesu Yayınları baskısından…


Yazı, sözün temsilcisinden başka bir şey değildir; imgeyi belirlemeye asıl nesneyi belirlemeden daha çok özen göstermek gariptir.
J.-J. Jean-Jacques Rousseau, Diller Üzerine Denemeden Yayımlanmamış Fragman

Yazı kavramının, bir bilimin alanını tanımlaması gerekirdi. Fakat bu alan, yukarda pek doğrudan ve yalın olarak konumlandırdığımız tüm tarihsel-metafizik ön-belirlenimlerin dışında, bilginlerce tespit edilebilir mi? Bir kere, yazı bilimi dediğimiz şey ne anlama gelebilir, eğer şu hususlar kesinleşmiş sayılırsa:

1- Bilim idesinin kendisi de yazının [gelişiminin] belli bir çağında doğmuştur;
2- [Bu ide], gösterilecek çaba, fikir, tasarı… olarak, sözle yazı arasında -hem yapısal hem aksiyolojik olarak- belirlenmiş bir ilişki tipi gerektiren bir dil içinde düşünülmüş ve formüle dökülmüştür;
3- Bu ölçüde, her şeyden önce, her türlü yazının Telos‘u olarak değerlendirilen sesçil yazının kavramına ve serüvenine bağlı olmuştur, hem de öteden beri bilimselliğin örnek alınası modeli sayılan şeyin -matematiğin- bundan uzaklaşmaya hiçbir zaman ara vermemesine karşın;
4- Daha dar kapsamlı genel bir yazı bilimi fikri, tesadüfi olmayan nedenlerle, dünya tarihinin belli bir çağında (görünüşe göre XVIII. yüzyıl dolaylarında) ve «canlı» sözle onun kaydı arasında belli bir ilişkiler sistemi içinde doğmuştur;
5- Yazı sadece bilimin hizmetinde yardımcı bir araç -ve sırasında onun nesnesi- değil, ondan önce, özellikle Husserl‘in Geometrinin Kökeni’nde hatırlattığı gibi, ideal nesnelerin, dolayısıyla bilimsel nesnelliğin, olabilirliğinin koşuludur da. Yazı, episteme’nin nesnesi olmadan önce onun [varlığının] koşuludur;
6- Tarihselliğin kendisi de yazının olabilirliğine bağlıdır: uzun zaman yazısı olmayan ve tarihi olmayan halklardan söz edilmesine gerekçe olan o özel yazı biçimlerinin ötesinde, genel olarak yazının olabilirliğine. Yazı, bir bilimin -tarihsel bir bilimin- nesnesi olmadan önce, tarihin -tarihsel oluşun- alanını açar. Ve bunların birincisi (Almanca Historie denileni), İkincisini (Geschichte) var sayar.

Demek ki, yazının bilimi, nesnesini bilimselliğin ta kökünde araması gerekir. Yazının tarihi, tarihselliğin kökenine geri dönmek zorundadır. Bilimin olabilirliğinin bilimi mi [olacaktır bu]? Logos-luk olanın formunu atıp gramma-lık olanın formunu almış bilimin bilimi mi? Artık bir arkeoloji, bir tarih felsefesi ya da bir felsefe tarihi olmayacak olan tarihin olabilirliğinin tarihi mi? Pozitif ve klasik yazı bilimleri bu tip soruyu bastırmaktan başka bir şey yapamazlar. Hattâ bir dereceye kadar bu bastırma pozitif soruşturmanın ilerlemesi için gereklidir de. Öz (essence) üstüne, yani yazının kökeni üstüne onto-fenomenolojik soru, yine felsefe-yapıcı mantığın ağına yakalanacağından başka, kendi başına [kalırsa], olguların tarihsel ve tipolojik araştırmasını ancak felce uğratabilir veya kısırlaştırabilir.

Bu nedenledir ki, bizim niyetimiz bu “yargı-öncesi” [asıl konuya girmeden yanıtlanması gereken] soruyu, bu kuru, gerekli ve bir açıdan bakıldığında bir ölçüde kolay hukuk sorusunu, bugün yapılmakta olduğunu gördüğümüz pozitif araştırmaların gücü ve sonuç alıcılığıyla teraziye koymak değildir. Yazıların doğuşu ve sistemi hiçbir zaman [bugünkü kadar] derin, geniş ve güvenlikli araştırmalara sebep olmamıştı. Bu soruyu yapılan keşiflerin ağırlığıyla dengeye koymak, soruların “tartıya gelmez” olmaları yüzünden de ayrıca söz konusu olamaz. Ama eğer bizim bu sorumuz tamamen böyle değilse, bu belki de bastırılıp boğulmasının, şimdiki durumda ve ayrıcalıklı olarak daima tanım ve başlangıç problemleri çevresinde örgütlenen araştırmaların içeriğinde etkili sonuçlar doğuracak olmasındandır.

Gramatolog, nesnesinin özü üstüne sorgulamasını bir köken sorusu biçiminde yapmaktan, herkesten daha az kaçınabilir:

«Yazı nedir?» sorusu, «yazı nerede ve ne zaman başladı?» demektir. Yanıtlar da genellikle pek çabuk gelir ve pek az eleştirilen kavramlarda dolaşır, ezelden beri kanıt istemez diye bilinen apaçık gerçekliklerde cevelan ederler. Her defasında bu yanıtların çevresinde yazıların evriminin bir tipolojisi oluşturulur ve [bu evrim] bir perspektife yerleştirilir. Yazının tarihini konu alan bütün eserler aynı modele göre kurulur: felsefi ya da teleolojik bir sınıflama, birkaç sayfada kritik problemlerin hakkından gelir, ardından olguların serimlenmesine geçilir. Yeniden kurgulamaların kuramsal kırılganlığıyla tarihsel, arkeolojik, etnolojik, filolojik malumat zenginliği arasındaki karşıtlık…

Bir Cevap Yazın