İlkel söz, temel söz

Blanchot, çoğu kez Yazı Yetisi’nin Varlık ve Yokluk ile ilişkisi üzerine insanı şaşırtan sakinlikte metinler ve süreçler ortaya koydu. Kitaplarında konuşan öyle rafine bir hale büründü ki, benim için, orada kendi başına Yazı konuşuyor, Dil yetisi konuşuyor çoğu kez. Aşağıdaki parça “Yazınsal Uzam” kitabından. Şiir, söz, yazı, görsellik vb. arasındaki o hassas gerilimde kendi adıma “olağanüstü” fark edişler yaşatmış bir kitaptı bu, hala da öyle.


Burada, Mallarmé’nin yazmaya gönül verir vermez ne tür bir dönüşüme uğradığını hissettiren, bugün iyi bilinen anıştırmalara yer vermek gerekir. Bu anıştırmaların hiçbir biçimde öyküsel bir niteliği yoktur. Mallarmé “kaygı verici belirtiler hissettim ki bunun nedeni salt yazma eylemiydi” dediğinde, önemli olan bu son sözlerdir: Onlarla, temel bir durum aydınlanır; alan ve töz olarak “salt yazma eylemi”ne sahip olan aşırı bir şey algılanır. Yazmak kökten bir tersyüz etmeyi gerektiren aşırı bir durum olarak görünür. Bu tersyüz edişe, Mallarmé “Ne yazık ki bu noktada şiiri eşelerken, beni umutsuzluğa düşüren iki uçurumla karşılaştım. Biri Yokluk’tur…” (Tanrı’nın yokluğu, öteki ise kendi ölümüdür.) derken kısa bir gönderme yapar. Burada da, anlam yüklü olan bizi en yavan biçimde basit bir zanaatçı işine gönderir gibi görünen kapsamsız anlatımdır. “Şiiri eşelerken” şair tanrıların yokluğunun zamanı olan yıkım zamanına girer. Şaşırtıcı söz. Şiiri eşeleyen, gerçeklik olarak varlıktan kaçar, tanrıların yokluğuyla karşılaşır, bu yokluğun içlidışlılığında yaşar, bunun sorumluluğunu taşır, tehlikesini göze alır, lutfuna katlanır. Şiiri eşeleyen her türlü puttan caymalı, herşeyle ilişiğini kesmeli, ne ufuk olarak gerçekliğe ne de eğleşmek için geleceğe sahip olmalıdır, çünkü hiçbir biçimde umuda hakkı yoktur: Tam tersi onun umutsuz olması gerekir. Şiiri eşeleyen ölür, uçurum olarak kendi ölümüyle karşılaşır.

İlkel söz, temel söz

Dili ‘salt yazma eylemi’nin ona gösterdiği gibi söylemeye çalışsa da, Mallarmé “burada ilkel ve dolaysız, orada temel olan sözün ikili durumunu” yadsımaz. Bu ayrımın kendisi ilkeldir, bununla birlikte kavranması zordur, zira Mallarmé böylesine kesinlikle ayırdığı şeye aynı tözü verir, onu tanımlamak için aynı sözcüğe başvurur ki bu da sessizliktir. İlkel söz salt  sessizliktir: ” … insan sözünü değiş tokuş etmek için, bir başkasının elinden bir bozuk parayı sessizce almak ya da vermek her birimize yeterdi belki de … ” Sessizdir demek ki, çünkü her türlü, salt sözcük yokluğu, içinde hiçbir şeyin değişmediği, bir hiç olan değiştirim eyleminden başka hiçbir gerçeğin olmadığı salt değiştirimdir.

Ama aynı şey ozanın araştırmasına emanet edilmiş söz, bütün gücü var olmamak, bütün görkemi, kendi yokluğunda, her şeyin yokluğunu çağrıştırmak olan bu dil için de söylenebilir: Gerçek dışının dili, kurgusal ve bizi kurguya götüren bu dil sessizlikten gelir ve yine sessizliğe döner.

İlkel söz “nesnelerin gerçekliği ile ilintilidir”. “Anlatmak, öğretmek, hatta betimlemek” nesneleri bize kendi görünümlerinde sunar, onları “temsil eder.” Temel söz onları uzaklaştırır, onları ortadan kaldırır, her zaman anıştırmal ıdır, esinler, çağrıştırır. Ama “bir doğa olgusunu” yok kılmak, onu bu yoklukla kavramak, onu “titreşimli neredeyse yokluğuna aktarmak”, nedir öyleyse? Herşeyden önce konuşmak, ama, aynı zamanda, düşünmek. Düşünce salt sözdür. Düşüncede, dillerin aşırı çeşitliliğinin bize yalnızca kusurunu kavramamıza izin verdiği yüce dili keşfetmek gerekir: ” Düşünmek süslemesiz ve fısıltısız yazmaktır, ancak yine de ölümsüz sözü örtük olarak dile getirir, dünya yüzündeki dillerin çeşitliliği hiç kimsenin sözcükleri yüksek sesle söylemesini engellemez, yoksa bu sözcükler, kendisi maddesel gerçeklik olan bir tek baskıyla gerçekleşirlerdi.” (Bu Kratylos’un ülküsü, ama aynı zamanda özdevinimli yazının tanımıdır.) Düşünce dilinin, herşeyden önce, şiirsel dil olduğunu ve anlamın, salt kavramın, düşüncenin, ozanın kaygısı olması gerektiğini, bizi de nesnelerin ağırlığından, doğanın biçimsiz doluluğundan kurtaran tek şeyin bu olduğunu söyleme eğilimindeyiz demek ki. “Şiir, düşüncenin yakınında.”

 

Bununla birlikte, ilkel söz hiç de ilkel değildir. Gösterdiği şu anda yoktur. Mallarmé “incecik kağıdın içine … ağaca ait ve ağır tahtayı koymak” istemez. Ancak ağaca, günlük dilin kullandığı biçimde de olsa, ağaç sözcüğünden daha yabancı hiçbir şey yoktur. Hiçbir şeyi adlandırmayan, hiçbir şeyi göstermeyen, hiçbir şeyde yaşamayı sürdürmeyen bir sözcük, sözcük bile olmayan, kullanılır kullanılmaz olağanüstü bir biçimde kaybolan bir sözcük. Öze bundan daha yaraşır, sessizliğe bundan daha yakın ne var? Gerçektir, “hizmet eder”. Görünüşte bütün ayrım buradadır: Hala kullanılmakta, alışılmış, yararlıdır; onun aracılığıyla dünyadayız, dünya yaşantısına, amaçların konuştuğu ve sonunu getirme kaygısının kendisini kabul ettirdiği yere gönderildik. Elbette salt bir hiç, hatta yokluk, ama eylem halinde, devinen, çalışan, kuran şey – görevlerin yakıcı ateşine ulaşan olumsuzun salt sessizliği.

Temel söz, bunda, karşıttır. O, kendiliğinden, görkemlidir, kendini benimsetir ama hiç bir şeyi zorla kabul ettirmez. Aynı zamanda her türlü düşünceden, temel karanlığı hep yadsıyan bu düşünceden oldukça uzaktır, çünkü şiir “en az ortaya çıkardığı kadar çekicidir”, “dağınık, bilinmedik ve dalgalanan maden yataklarını canlandırır”: Onda, sözcükler “öğe” olur ve aydınlığına karşın gece sözcüğü, gecenin derinliği olur. İlkel ya da dolaysız sözde, dil, dil olarak susar, ancak hedefi olan kullanım yüzünden onda varlıklar konuşur, çünkü o öncelikle bizi nesnelerle ilişkiye sokmaya yarar, çünkü o, içinde konuşan şeyin yararlılık, değer olduğu araçlar dünyasında bir araçtır, onda varlıklar değerler olarak konuşur, birer birer var olan nesnelerin durağan görünümünü alır ve kendi lerine değişmezin kesinliğini verirler.

İlkel söz ne ilkel ne dolaysızdır. Ama öyleymiş gibi görünür. Aşırı derecede düşünülmüştür, öykü yüklüdür. Ama en çok da ve sanki, yaşamın olağan akışı içinde, kendimizi zamanı işleten araç ve evrimin bekçileri olarak bilemezmişiz gibi, söz dolaysız olarak verilmiş bir açınlamanın yeri gibi görünür, gerçeğin dolaysız, hep aynı ve hep hazır olduğunun göstergesi gibi görünür. Dolaysız söz belki de aslında dolaysız dünya ile, bize dolaysız olarak yakın olan ve çevremiz olan şeyle bağlantıdır, ancak ortak sözün bize ilettiği bu dolaysızlık uzaktaki gizlenmiş olgu, kendini alışılmış olarak sunan kesinlikle yabancı olgu, dilin oluşturduğu bu örtü ve sözcüklerin yanılsamasının sağladığı bu alışkanlık sayesinde olağan olarak kabul ettiğimiz garip olgudur yalnızca.

Söz kendinde onu gizleyen ana sahiptir; kendinde, bu kendini gizleme yetkisiyle, sayesinde aracılığın (demek ki dolaysızlığı yıkan şey budur) kendiliğindenliğe, tazeliğe, kökenden suçsuzluğa sahip göründüğü gücü bulundurur. Ve üstelik, bize yalnızca alışılmışı sunduğu halde bize dolaysız olgu yanılsamasını ileterek, dolaysız olgunun bize bildik olduğunu düşünmemizi sağlama yetkisine sahiptir, öyle ki dolaysız olgunun özü bizi alt üst edebilecek en korkunç biçimiyle, temel yalnızlığın hatası olarak değil de doğal uyumların güven verici mutluluğu ya da doğduğumuz yerin bildikliği olarak görünür.

Dünya dilinde, dil, dilin varlığı olarak ve varlığın dili, sayesinde varlıkların konuştuğu, ayrıca içinde unutmayı ve dinlenmeyi buldukları sessizlik olarak susar. Mallarmé temel dilden söz ettiği zaman, bazen onu, bize dolaysız olgu, ki o yine de bildik olgudur, ancak, yanılsamasını, güvenliğini veren alışılmış dille karşıtlaştırır, – ve o zaman, yazın hesabına, yeniden düşünce sözünü, insanda, onun var olmama, varlıktan kopma ve, bu kopmayı gerçek kılarak, dünyayı, çalışmanın ve anlamın ta kendisinin sözünden oluşan sessizliği kurma kararını doğrulayan bu sessiz devinimi ele alır. Ne var ki bu düşüncenin sözü aynı zamanda “gündelik” sözdür: Bizi hep dünyaya gönderir, dünyayı bize kah bir görevin sonsuzluğu ve bir işin rizikosu, kah emin bir yerde olduğumuzu sanmanın elimizde olduğu değişmez bir durum olarak gösterir.

Demek ki şiirsel söz artık yalnızca olağan dil ile değil de aynı zamanda düşüncenin diliyle de karşıtlaşır. Bu sözde, artık dünyaya gönderilmiş değiliz, ne sığınak olarak dünyaya, ne de amaçlar olarak dünyaya.

Onda, dünya geriler ve amaçlardan vazgeçilmiştir; onda, dünya susar; en sonunda konuşan kaygıları, tasarıları, etkinlikleri içindeki varlıklar değildir. Şiirsel sözde dile gelen bu, varlıkların sustuğu olgusudur. Ama nasıl olur bu? Varlıklar susar, ancak öyleyse yeniden söz olmaya çalışan varlıktır ve söz var olmak İster. Şiirsel söz artık bir kişinin sözü değildir: Onda, hiç kimse konuşmaz ve konuşan hiç kimse değildir, ama yalnız söz kendi kendine konuşur gibidir. Dil o zaman bütün önemini kazanır; temel olgu olur; dil öz olarak konuşur, ve işte bu nedenle ozana bırakılmış söz temel söz olarak adlandırılabilir. Bu öncelikle, sözcüklerin, girişimleri olduğundan, herhangi bir şeyi adlandırmaya ya da birine ses vermeye yaradıkları anlamında değil ancak kendi içlerinde amaçları olması anlamına gelir. Bundan böyle, konuşan Mallarmé değildir, dil, yapıt ve dilin yapıtı olarak dil, kendiliğinden konuşur.

Bu bakış açısında, şiiri, bağlantılarının, oluşumunun, güçlerinin, sesle, betiyle, uyumlu devingenlikle, birleştirilmiş ve son derece özerk bir uzamda kesinleştiği güçlü bir sözcükler evreni olarak görüyoruz.

Böylece, ozan salt sözden yapıt oluşturur ve bu yapıtta dil özüne dönüştür. Nasıl ressam renklerle var olan şeyin tıpkısını üretemez de renklerinin varlığı sunduğu noktayı ararsa ozan da bir dil nesnesi yaratır. Hatta, dışavurumculuk çağı nda Rilke’nin ya da belki de bugün Ponge’un denediği gibi, sessiz varlığın dili gibi olacak “şiir-nesne” yaratmak, şiiri, kendiliğinden, biçim, varoluş ve varlık, bir başka deyişle, yapıt olacak şeye dönüştürmek ister. Bununla birlikte, dilin bu güçlü kuruluşunu, rastlantıyı dışarıda bırakmak için ölçülüp biçilmiş, yalnızca kendisiyle var olan ve kendine dayanan bu bütünü, yapıt diye ve varlık diye adlandırıyoruz, ancak o, bu bakış açısında, ne biri ne diğeridir. Madem ki kurulmuş, bileştirilmiş,ölçülmüş, yapıt öyleyse, ancak, bu anlamda, her yapıt kadar, bir mesleğin derin bilgisi ve bir becerinin ustalığıyla oluşturulmuş her nesne kadar yapıt. Sanat yapıtı değil, kökeninde sanat olan, kendisiyle sanatın, içinde hiçbir şeyin gerçekleşmediği zaman yokluğundan başlangıcın tek, baş döndürücü doğrulanmasına yükseldiği yapıt. Ve, aynı biçimde, bağımsız, kendi kendine yeten bir nesne, yalnızca kendisi için yaratılmış bir dil nesnesi, içinde sözcüklerin yapısından başka hiçbir şeyin yansıtılamayacağı kusursuz bir sözcükler birliği olarak algılanan şiir, öyleyse bir gerçeklik, büyük bir saygınlığı, olağanüstü bir önemi olan özel bir varlıktır belki, yine de bir varlıktır ve bu yüzden, varlığa, her türlü saptamadan ve her türlü varoluş biçiminden kaçan şeye hiçbir biçimde daha yakın değildir.

Bir Cevap Yazın