Toynbee ve Büyük Anlatı Kıskacı

Arnold Toynbee‘nin altı yüz küsür sayfalık Bir Tarih İncelemesi adlı eserinin kısaltılmış baskısının dizininde Kopernik, Galileo, Descartes ve Newton adları geçmiyor.” diyor Koestler, Uyurgezerler’in girişinde. Nereden nereye derken, Toynbee gibi kendisini Marx‘la kıyaslayan bir “kahin”in, 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki “Büyük Anlatı” sıtmasındaki kısa yükseliş ve unutuluş öyküsü aşağıda yer alıyor. ROBERT FULFORD’un “ANLATININ GÜCÜ” kitabından..


Büyük anlatı eleştirisi 1992’de, yani tarihçiler tarafından Rönesans’ın en önemli hadisesi addedilen olayın beş yüzüncü yıldönümünde zirveye ulaştı. Belki de yirmi yıl öncesine kadar Avrupa kökenli pek çok insan (hatta başkaları da) söz konusu tarihî dönüm noktasının üç kelimeyle, tam olarak olmasa da, yeterince doğru biçimde açıklanabileceğine inanıyordu; “Kolomb Amerika’yı keşfetti.” Fakat 1992’ye gelene kadar geçen on küsur yıl içinde, akademisyenler ve diğerleri bu ifadeyi “bariz” değil, “şaibeli” addetti. Kıtada zaten yaşamakta olan pek çok insan bulunduğuna göre, Amerika’yı keşfeden Kolomb değildi. Bu sözcük Avrupa merkezli ve emperyalist bir zihin yapısını ifade ediyordu; tekrar tekrar aynı hataya düşmekse Amerika’da çok daha eskiden beri yaşayan insanların kederini artırıyordu. Dolayısıyla 1992’de, Kolomb hakkında söylenen ve yapılan her şey insanları gücendirme korkusuyla gölgelendi. Bu anlaşmazlık, söz konusu olaylar beş yüz yıl önce gerçekleşmiş olsa dahi, bizim tatmin ve
teselli edici bulduğumuz yöntemler aracılığıyla tarih yaptığımızı gösteriyor. Kristof Kolomb’u merkeze alarak üretilen büyük anlatı yerle bir oldu, çünkü artık çizdiği çerçevenin gerçeğe uygun ve tatmin edici olduğunu düşünmüyorduk; bu çerçeve daha ziyade bizi utandırıyordu.

Tarih akademisyenleri büyük anlatıları daha profesyonel temeller üzerinden eleştirir, çünkü tarih yazarları gerçeklere genellikle kendi teorilerini destekleyen araçlar gibi muamele eder, bu yüzden de yanlış anlaşılır ve doğruluktan saparlar. Yirminci yüzyılın büyük bir kısmında, üniversitelerin tarih bölümlerinde büyük anlatılar özendirilmedi. 1940’lardan itibaren, Fransa’daki Annales tarih okulu, tarihçilerin büyük olaylardan ziyade gündelik hayatın detaylarını incelemesi gerektiğini savunan teorisiyle yükselişe geçti. Toplumsal tarih akademide giderek yaygınlaşmaya başladı ve birçok tarihçi anlatının herhangi bir biçiminden vazgeçmeyi gurur kaynağı olarak gördü. Tarih derslerinde işlenen konular iktidar odaklarından uçlara doğru kaymaya başladı. Tarihçiler gözlerini güçlüden zayıfa çevirdiler. Yani, son yıllarda tarihçiler bakanlar kurulu, savaşlar ya da anayasanın oluşumu gibi konulardan ziyade, ortaçağda intihar, on dokuzuncu yüzyıldaki çırak işçiler, erken modern dönem Fransa’sında akıl hastaneleri ve Rönesans İtalya’sında rahibelerden biriyle aşk yaşayan bir başrahibe gibi konular üzerine eğilmeye başladılar. Tarih öğretmeni bir arkadaşım, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin çoğunun hayat kadınları ve cadılar hakkında, yani ne yazık ki haklarında neredeyse hiçbir kayıt tutulmamış iki konu üzerine çalışmak istediğini söylemişti.
Bazı tarihçiler anlatıya karşı öyle sert bir tavır aldılar ki, vaftiz kayıtları ya da askere alım belgeleri gibi büyük miktardaki verileri analiz edebilmek için sosyal bilimlerde kullanılan istatistik yöntemlerine başvurdu. Bu yaklaşıma da, tarih tanrıçası Clio ile ölçüm anlamına gelen metrics sözcüklerinin birleşiminden oluşan “cliometrics” [kliometrik] adını verdiler. Çok tartışılan Britanyalı tarihçi ve The Pity of War [Savaşın Aczi] kitabının yazarı Niall Ferguson bu yaklaşımı benimsemese de, tarihe hikâye muamelesi yapma alışkanlığına karşı çıktı. Ferguson’a göre bir hikâye, olayların tam da gerçekleştikleri şekilde meydana gelmek zorunda olduğunu ima eder. Bu da, ortaya çıkan sonucun önceden belirlenmiş olmadığını anlamamızı güçleştirir. O kişilerin, başlarına gelen tarihsel olayları nasıl deneyimlediğini anlatmaya çalışırsak çok daha fazla şey öğreneceğimizi savunur. Gelecek, onlar için olasılıklar, tesadüfler ve sürprizlerden ibaretti. Bunlar insan ilişkilerini belirleyen hayati faktörler olmakla birlikte, olayları hikâyeleştirirken sıklıkla gözden kaçırdığımız şeylerdir. Napolyon Rusya’ya savaş açtığında her iki taraftan birçok insan onun kazanacağını düşünüyordu, fakat hikâye bugün anlatıldığında yenilgisi neredeyse kaçınılmaz görünür.

Anlatıya ve büyük anlatıya karşı geliştirilen eleştiri oldukça ikna edici olabilir. Ancak öyle bile olsa, eğitim anlatıya bağımlı gibi görünüyor. Geçmişi genellikle bu şekilde değerlendirmemizin bir sebebi var. Anlatı bizim yaşam deneyimlerimizi taklit eder ve bu sayede geçmişteki olayları hem duygusal hem de entelektüel açıdan özümsememizi sağlar. Genç insanların kendi ülkelerinin tarihi ya da dünya tarihi hakkında ne kadar az şey bildikleriyle ilgili çalışmalara sık sık rastlarız. Bu sorunu inceleyenlerden bazıları hikâyeciliğin azalmasını cehaletin ana sebebi olarak görürler. Kanadalı ünlü tarihçi J. L. Granatstein, “Kanada’nın geçmişi yolunu kaybetti,” diyor ve entelektüel elitlerin dar uzmanlık alanları adına ülkenin milli tarihini terk ettiklerini iddia ediyor. Granatstein, “Toplumsal cinsiyet araştırmaları, emek araştırmaları, kadın tarihi, bölgesel ve yerel tarih; bunların hepsi öğretiliyor ve öğretilmeli de. Ancak siyasi, askeri, diplomatik ve idari tarih olarak tanımlayabileceğimiz milli tarih de öğretilmeli,” diyor. Milli tarihin bazı üniversitelerden tamamen kaldırıldığını, bazılarındaysa güç bela devam ettirildiğini
söylüyor.

Kanada’da bunun bize özgü bir sorun olduğunu düşünürüz ama aslında buna benzer problemler birçok yerde mevcut. Birkaç yıl önce yapılan bir araştırmada, Britanyalı çocuklardan üçte birinin Winston Churchill’i tanıyamadığı ortaya çıktı. Yakın zamanda düzenlenen bir ankete katılan 22.000 Amerikalı çocuk arasında, her on çocuktan altısının ABD’nin nasıl kurulduğu hakkında hiçbir fikri olmadığı görüldü. Buna karşılık, Harper’s dergisi editörü Lewis Lapham şöyle yazar: “Okullar Amerikan anlatısını artık yitirdi.” Lapham, anlatı olmadan ABD’nin demokratik yönetim biçimini daha fazla koruyamayacağını iddia eder; birçok ülkeye nazaran Amerikalıların tarihe daha fazla ihtiyacı vardır, çünkü ABD bir ulus üzerine değil, yalnızca tarihsel bağlamda anlaşılabilecek bir dizi ilke üzerine inşa edilmiştir. Lapham, “Tarih yalnızca bir anlatı biçiminde anlaşılabilir, ama anlatı günümüzde üniversite kurallarına uygun değil,” der. Bunun da anlatının tehlikeli olmasından kaynaklandığını düşünür. Bir hikâye anlatırsanız bununla ilgili bir yargıya varmak kaçınılmazdır, fakat çalışmaları çeşitli eleştirilere maruz kalan Gibbon, Macaulay, Parkman ya da Creighton gibi dört anlatı tarihçisinin durumunda da görüldüğü üzere, yargılar size zorluk çıkarır. Lapham, hikâye anlatmaya karşı gelişen bu önyargı düşünüldüğünde, insanların hâlâ bir şeyler öğrenebiliyor olmasının hayli şaşırtıcı olduğunu söyler. Burada elbette biraz mübalağa ediyor, çünkü yürekten inandığı bir şeyin, yani hikâyeciliğin değerinin sorgulanması kendisini gücendiriyor. Arnold Toynbee kendini hikâyeci olarak adlandırmazdı, ama onun hayattaki en büyük amacını gerçekleştirmesinde hikâyeler büyük rol oynuyordu. Genç bir adamken, usta tarihçiler arasında yer edinmeyi arzuluyordu. 1911’de Oxford’da öğrenim görürken bir arkadaşına şöyle yazmıştı: “Büyük, kocaman harflerle yazılan o Tutku bende fazlasıyla mevcut. Muhteşem ve usta bir tarihçi olmak istiyorum.” Sekiz yıl kadar sonra, bunu nasıl gerçekleştireceğini kavramaya başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın korkunç trajedisi üzerine kafa yorarken, mühim bir noktayı anladığını düşündü. Söylediğine göre, “Doğru analiz edersek, tüm büyük medeniyetler… aynı olay örgüsünü sergiliyor olabilir.” Buradaki anahtar kelime “olay örgüsü”; bir tür anlatı düzenini temsil ediyor. Ya tüm önemli medeniyetleri, gelişimlerinde çeşitli paralellikler bulmaya çalışarak incelerseniz? Tarihin tamamında bulunan bir örüntü mü keşfetmiş olursunuz? Medeniyetlerdeki olay örgüsü, Toynbee’nin en büyük arayışına dönüştü. A Study of History [Bir Tarih Çalışması] adını verdiği başyapıtı on iki ciltten oluşuyordu ve bu ciltlerin ilki 1934, sonuncusuysa 1961’de yayımlanmıştı. Yirmi bir farklı medeniyetin doğuşunu, yükselişini ve çöküşünü inceleyen Toynbee, toplumun sağlığının zorluklarla başa çıkma kabiliyetine bağlı olduğunu iddia ediyordu. Toynbee bir tür dünya hükümetine ihtiyaç duyduğumuzu savunuyor ve din yaratmanın, toplumun asli görevlerinden biri olduğunu öne sürüyordu. Çin, Hint ve İslam toplulukları hakkında yazdıkça, bunların birbirine oldukça benzediği anlaşılıyordu. Bir süre sonra, dünyanın her tarafından insanlar toplumsal meseleleri Toynbee’nin “zorluklar ve zorluklarla mücadele” terimleriyle inceler hâle geldi. Özel mektuplarından birinde, “tarih hakkında ve aynı zamanda hayatın anlamı hakkında bir efsane” yarattığını yazıyordu.

Bu hayli yüksek bir özgüvene işaret ediyordu ve Toynbee tutkularına eşdeğer bir kibir geliştirmişti. Yaşarken yayımlamadığı bir şiirinde kendini Tukididis, Dante ve İsa Mesih’le kıyaslıyordu. O kitapları yazmak üzere görevlendirildiğini ve “tarihe anlam kazandırma görevinin” kendisine verildiğini düşünüyordu.

1947’de Time’a kapak olmak onu bir peygamber ve kahin seviyesine çıkardı. Bu olay, tam da eserinin ilk altı cildinin kısaltılmış versiyonunun New York’ta tek bir kitap hâlinde yayımlandığı zamana denk gelmişti. Daha sonraki dönemde Alger Hiss’in Sovyet ajanı olduğunu iddia etmesiyle gündeme gelecek olan gazeteci Whittaker Chambers, onun Time’a kapak oluşunun ardındaki hikâyeyi yazdı. Hatta Toynbee’nin geçmişe ve geleceğe rehberlik etme konusunda Karl Marx’ı gölgede bıraktığını iddia edecek kadar ileri gitti. Chambers, birçok Amerikalının tarihte bir kriz yaşandığını bilmediğini ve bunu onlara anlatabilecek kişinin Toynbee olduğunu yazdı. Toynbee Batı medeniyetinin Reformasyon sürecinden beri krizde olduğuna inanıyordu. Kararlı ve ileri görüşlü bir liderliğe ihtiyaç duyuluyordu; bu da Time dergisinin ve onun editörü Henry Luce’un Amerikan halkına sunduğu türden bir önderlikti. Time, Toynbee’nin “tarih algısını, Amerikalıların harekete geçmeleri ve medeniyeti… savunma görevini üstlenmeleri için bir çağrı” olarak takdim ediyordu. Tonybee’nin kısaltılmış eseri çoksatanlar listesine girdi, yani insanların birdenbire vazgeçilmezliğine ikna olduğu kitaplardan biri hâline geldi. Ciltli baskısı o yıl 130.000, daha sonra 85.000 sattı. Toynbee düşünceler dünyasını bir dev misali sarsmıştı. Japonya’da hatırı sayılır büyüklükte bir tarikatın odağı hâline gelmişti. Doğal olarak, bu başarısı tarihçilerin ona daha yakından bakmasına sebep olmuştu ki bu bakışlar genellikle pek de dostane değildi. Bunların çoğu, kendi uzmanlık alanları çerçevesinde, Toynbee’nin ya gerçekler hususunda ya da onları yorumlarken bazı hatalar yaptığına kanaat getirdi. Biyografi yazarının daha sonra ortaya koyduğu üzere, “bir eleştiri ve itibarsızlaştırma dalgası onun saygınlığına gölge düşürmeye başladı.” 1950’lerin sonlarına gelindiğinde, verdiği detayların genellikle yanlış olduğu ve genel bakış açısının da hatalı olabileceği sıklıkla dile getiriliyordu. Study of History adlı eseri, daha son cilt yayımlanmadan eski moda addediliyordu. Günümüzde bazı kitapları hâlâ basılsa da, onu
okuyan ya da ondan alıntı yapan pek az kişi mevcut.

1989’da, yani Toynbee’nin ölümünden on dört yıl sonra, Britanyalı tarihçi Hugh Trevor-Roper, Toynbee’nin teorisinin artık miadını doldurduğunu, “heba olmuş bir bilgelik abidesi” sayıldığını söyledi. Buna pek az kişi karşı çıkabilir. Yine de, Toynbee ardında bir anlam kırıntısı bırakmıştı. Belli bir popülerlik düzeyine ulaşan büyük anlatıların böyle bir etkisi vardır. Toynbee’nin çalışması Batı imgeleminin merkezini değiştirmeye yaradı.

1940’larla 1950’lerde onu okuyanlar ve ondan bahsedenler dünyaya daha geniş ölçekli bakmaya başladılar. Toynbee Batı’nın, tarihi Londra, Paris ya da New York’u merkeze alacak şekilde değerlendirmeyi artık bırakması gerektiğini hatırlattı bize. Belki de bu görece yeni düşünce biçiminin devlet okullarına ulaşmış hâli, yarardan çok zarara yol açmıştır. Toynbee’nin kültürlerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi gerektiği inancı, okul müfredatlarını da etkiledi; fakat çocukların daha kendi ülkelerini öğrenmeden dünyayı anlamaya teşvik edilmelerinden şikayet edenler de var. Öyle ya da böyle, Arnold Toynbee’nin yaklaşımı, soluduğumuz havanın bir parçası olarak kalmayı sürdürdü. Onun büyük anlatısı Batı dünyasının varsayımlarını altüst etti.

Bir Cevap Yazın