Senden de çok sende

“Öznenin görebilmesi ve büyülenebilmesi için, yansılıma beneğiyle ilgili varsayımın olmazsa olmaz niteliğini; leke karşısında büyülenmenin lekeyi keşfeden gözden önce geldiğini hatırınıza getirin. O zaman bakışın hipnozdaki işlevini hemen anlayacaksınız; bu işlev bir kristal sarkaç da olabilir, başka herhangi bir şey de, yeter ki parlasın.” diyor Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı’nda (Metis). Bana göre tekstuel iletişimin, dolaylı ya da dolaysız fraktal ve tükenmeyen ve aynı zamanda ele geçmeyen doğasını da anlatmış oluyor. Aslında özne ile her iletişim, içinde ele geçmeyenlerle (arzu) tahkim edilebilir, buna reklam, rüya, siyaset de dahildir; yeter ki parlasın.


Her yerde ve daima yeniden bulunan objet a’nın mevcudiyetinin aktarım hareketinde vuku bulduğu halini size nasıl anlatsam? Bugün az vaktim kaldı, ama gözünüzde canlandırmak için küçük bir mesel, bir kıssa anlatacağım; gecen gün dinleyicilerimden birkaçıyla daha samimi bir grup içerisinde sohbet ederken, başını anlatmaya başlamıştım. Onun sonunu getireceğim; başım tekrar anlattığım için kusuruma bakacaklarsa bile, sonunun yeni olduğunu görecekler. Özne analiste konuşmaya başladığında ne olur?—Analiste; yani bildiği varsayılan, ama henüz bir şey bilmediği kesin olan özneye? İlk başta mecburen talep olarak şekillenen bir şey analiste arz edilir. Herkesin bildiği gibi analiz üzerine tüm düşüncelerin engellenme işlevinin kabulü doğrultusunda yönlendirilmiş olmasının nedeni budur. Peki, özne ne talep eder? İşte bütün mesele bu, çünkü özne gayet iyi bilir ki, her neye iştahı ya da ihtiyacı olursa olsun hiçbirini analizde doyuramayacaktır; analizde olsa olsa kendi menusunu hazırlayabilir.

Küçükken okuduğum bir resimli masal kitabında, zavallı bir dilenci bir kebapçının kapısında durup, kızarmış etin dumanım soluyarak kendine ziyafet çeker. Bizim bahsettiğimiz durumda duman menüdür; yani konuşmaktan başka şey yapmadığımıza göre, gösterenlerdir. Ama şöyle bir sıkıntı var —benim kıssam bu— menü Cince yazılmıştır. O zaman ilk elde, lokantacı kadından menünün çevirisini isteriz. Çevirir: Çin böreği, Wonton çorbası ve bir şeyler daha. İlk defa Çin lokantasına geliyorsanız muhtemelen çevirisi de size pek bir şey ifade etmeyecektir, sonuçta lokantacı kadına Siz bir tavsiyede bulunun, dersiniz, bu şu demektir: Benim bunların arasından ne istediğimi siz bilin.

Fakat bu kadar paradoksal bir durum böyle mi bitmelidir? Kendinizi, gözünüzdeki önemi gittikçe kabaran  lokantacı kadının uzgörüsüne teslim ettiğiniz o noktada, eğer içinizden geliyorsa ve fırsatınız da olursa biraz memelerini gıdıklamanız daha uygun olmaz mı? Çünkü Çin lokantasına sadece yemek yemeye gitmezsiniz, egzotik bir çerçevede yemeye gidersiniz. Benim kıssamdan çıkarılacak bir hisse varsa o da şudur: Yiyeceğe duyulan arzunun, beslenmek için yemekten başka bir anlamı vardır. Burada yiyecek arzusu, ruhsallıktan atılan tek öge olan cinsellik boyutunun taşıyıcısı ve simgesidir. Altında yatan da kısmi nesneyle ilişkisi içindeki dürtüdür. Ne kadar paradoksal, hatta laubali görünse de, bu küçük kıssa, analizin gerçekliğinde olanın ta kendisidir. Analistin Tiresias gibi kâhin olması yetmez. Apollinaire’in dediği üzere, memelerinin de olması lazımdır. Aktarım işlemi ile aktarımın idare edilmesi öyle ayarlanmalıdır ki, öznenin kendini sevilebilir gördüğü nokta ile diğer nokta, öznenin kendini a’nın sebep olduğu bir eksiklik gibi gördüğü, a’nın gelip öznenin başlangıçtaki bölünmesinin ortaya çıkardığı boşluğu doldurduğu o nokta arasındaki mesafe korunmalıdır. Petit a asla bu boşluğun ötesine geçmez. Objet a‘nın kendine özgü işlevini kavramamızı sağlayan en tipik öge olan bakışı duşunun. Arzunun narsisist işlevinin gözü aldattığı alanda, yenilip yutulmaz bir nesne olarak ortaya çıkan bu a, bir anlamda gösterenin boğazında kalır. Özne kendini bu eksiklik noktasında tanımalıdır.

Aktaranın işlevi bu yüzden, Özdeşleşme üzerine olan seminerimde açıkladığım şekilde topolojik nitelik kazanabilir — o seminerde içerlek sekiz adım vermiştim tahtaya çizdiğim, kendi üstüne katlanan bu cifte eğriye; bu eğrinin temel özelliği her iki yansının da birbirini takiben bir önceki yansıyla noktası noktasına birbirine yapışmasıdır. Eğrinin bir yansını açtığınızı farz edin, ötekini kapladığım göreceksiniz.

Hepsi bu değil. Buradaki düzlem bir kesikle belirlendiğinden, elinize bir kâğıt alıp ufak tefek bir iki kolajla, size anlatmaya çalıştığım şeyin nasıl tasarlanabileceği hakkında net bir fikir edinebilirsiniz. Bu yüzeyin oluşturduğu dilim, katlandığı noktada sonuç itibariyle başka bir dilimin üstünü kaplar ve bu ikisi ağzımsı bir kenar biçiminde devam eder. En sıradan bir uzamda bile, bunda katiyen bir çelişki olmadığını belirtelim — bir tek şu var: Bunun kapsamım kavrayabilmemiz için uç boyutlu uzamdan kendimizi soyutlamamız gerekir, çünkü burada sadece bir yüzeyin işleviyle sınırlı topolojik bir gerçeklik vardır. Böylece üç boyutluluk içinde yüzeyin bölümlerinden biri kenarından ötekinin üzerine katlandığında bu ikinci kısmın bir tur kesişim alanı oluşturduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bu kesişim alanının bizim uzamımız dışında bir anlamı vardır. Üç boyutluluğa başvurmadan, yüzeyin kendi kendisiyle belli bir ilişkisine göre yapısal olarak tanımlanabilir, kendi üzerine katlandığında, kuşkusuz tanımlanması gereken bir nokta üzerinden kendi kendini kat eder. İşte! Bu kat etme çizgisi bize göre özdeşleşme işlevini simgeleyebilir.

Analizde kendi kendine “Sözlerimi aktarım direncine ve yanıltmacaya doğru, hem aşk hem de saldırganlık yanıltmacasına doğru yönelteyim,” diyen özneyi idare eden çalışma sayesinde kapanma tarzı bir şey meydana gelir — bunun değeri bir merkeze doğru gelişen o sarmalın biçiminde belirginleşir. Burada ağzımsı kenar olarak çizdiğim kısım, kendi sözüyle kendim gerçekleştiren öznenin, bildiği varsayılan özne seviyesinde kurulduğu yerden başlayarak, Ötekinin mahallinin oluşturduğu düzlemin üzerine gelir. Analizin sonunu analistle özdeşleşme olarak tanımlayan her turlu analiz anlayışı —masumca bir ifade şekli midir bu, onu da bilmiyoruz ya—tam da bu nedenle kendi sınırlılığım itiraf eder. Sonunda analistle özdeşleşilmesi gerektiği vaaz edilen her analiz, analizin asıl itici gücünün gözden kaçırıldığını gösterir. Bu özdeşleşmenin bir ötesi vardır; bu öte yer, obje t petit a’nın özdeşleşmeyi idealize eden büyük I’yla olan ilişkisi ve ona olan mesafesi tarafından belirlenir.

Böyle bir ifadenin, uygulamanın yapısı üzerinde nasıl sonuçlar yarattığının ayrıntılarına giremiyorum. Bu noktada sözlerimi Freud’un demin bahsettiğim Aşık Olma Hali ve Hipnoz üzerine olan metnine dayandırıyorum. Freud bu metinde âşık olma halini —Verliebtheit diye nitelediği en aşın, en uç biçimlerine kadar— hipnozdan mükemmel bicimde ayırır. Okumayı bildikten sonra insanın rahatça okuyabileceği en acık bicimde en vurgulu öğretisel açıklamayı getirir.

Narsisist olarak tanımlanan nesne —i(a)— ile a‘nın işlevi arasında bir fark vardır. Mesele öyle bir noktaya varmıştır ki, Freud’un hipnozla ilgili verdiği tek şemayı görmekle bile, onun bu makaleyi yazdığı sırada yükselen bir gerçeklik olan kolektif büyülenmenin formülüne ulaşırız. Şemayı aynen tahtada çizdiğim şekilde çizer.

Şemada kendi verdiği isimle nesneyi —siz orada benim verdiğim isimle a’yı görmelisiniz— beni ve ben idealini gösterir. Eğriler ise a’nın ben idealiyle birleşimini göstermek için çizilmiştir. Böylece Freud objet a ile ben ideali adım verdiği anlamlı saptamayı aynı yerde üst üste bindirerek hipnozun statüsünü belirler. Şemayı anlayabilmeniz için temel ögelerini saydım ve objet a’ nın bakışla aynı şey olabileceğini belirttim. Nitekim Freud da hipnoz düğümüne işaret edip, nesnenin burada yakalanması zor, ama varlığı yadsınamaz bir öge olan hipnotizmacının bakışı olduğunu ifade eder. Bakışın işlevi ve onun lekeyle olan ilişkisi hakkında size söylediklerimi hatırlayın;

 

 

henüz onu görecek gözler yokken bile dünyada bakan bir şey olduğunu; öznenin görebilmesi ve büyülenebilmesi için, yansılıma beneğiyle ilgili varsayımın olmazsa olmaz niteliğini; leke karşısında büyülenmenin lekeyi keşfeden gözden önce geldiğini hatırınıza getirin. O zaman bakışın hipnozdaki işlevini hemen anlayacaksınız; bu işlev bir kristal sarkaç da olabilir, başka herhangi bir şey de, yeter ki parlasın.

Hipnozun, —öznenin yerinin içinde saptandığı— ideal gösteren ile a’nın bir noktada birbirine karış(tınla)masıyla tanımlaması, bugüne kadar ileri sürülmüş en sağlam yapısal tanımdır. Şimdi, herkesin bildiği gibi, analiz hipnozdan farklılaşarak ortaya çıkmıştır. Çünkü analitik işlemin temel kaynağı I ile a arasındaki mesafenin korunmasıdır.

Bir Cevap Yazın