Son Ertelenmişlik

Shayegan’ın Yaralı Bilinç diye adlandırıp, büyük harfle başlayan (Batılı) Tarih’in Tatili içinde sürüklenip duran geleneksel toplulukların arazlarını ve modern dünya/akıl karşısında yan yatmalarını bir güzel özetleyen kitabının başındaki bölümden birkaç parça. Bugün muhafazakar sağ/sol aydının içinde debelenip durduğu çukurun içindeki katran kara düşünsel kapanmışlığı ve onun hazzını anlatıyor özetle. Neden not etmeye değer? Çünkü sözlü/yazılı kültürün örfi dünyasında kalmış bu tip Görsel/Deneysel/Yeni Şiir karşısında da aynı kültürel gen havuzundan beslenmekteydi, hala da öyledir.


Dünyaya bakışım, şeylerin sihirli bir iklim içinde yüzmesini sağlayan bir ilk çehre değişikliğine göndermektedir beni. Şeylerin yaşadıkları ve işlevlerini buldukları dünya, bilincime, bunları kavrayıp deneyini yaşayan bakıştaki gerçek yoğunlukla yansımaz. Ben bir yokluk dünyasında yaşarım: Düşüncem, şeyler üzerinde hiç etki yapmayan fikirler meydana getirir. İçerinin kapsamıyla dışarının biçimleri, artık organik olarak denk düşmemektedir. Tasarlanan fikirler, doğal ekolojimi kısmen mahveden çarpıklıklarla temasa geçtiklerinde biçimsizleşmektedirler. Tasarladığım şeyin karşımda duran şeye göre “geç kalmış” olması, yalnızca kronolojik bir uyumsuzluk değil, ontolojik bir bölünmedir. Şeyler, gerçeklik algılarımın evriminden çok daha hızlı değişmişlerdir. Bu dönüşümler göndermelerimi saptırıp sürdüğüm izleri dağıtmış, ama ruhumun derin katmanlarında değişiklik yapmamışlardır. Gerçekliği “mitoslaştırma” eğilimim öyledir ki şeylerin tarihsel bir evrim sürecinden ziyade, tözel bakıştaki değişmez özlere inanırım.

Beni dört bir yandan çevreleyen sanayi üretimi karşısında geç kalmış tasavvurlarımın içeriğinde, dolduramadığım bir boşluk açılmaktadır. B u büyük boşluk yalnızca yaşam tarzındaki bir değişim değildir, algılama tarzımın da sapmasıdır. Düşüncem, tarihteki büyük sarsıntıların uzağında kalmıştır. Batı’da teknik-bilimsel altüst oluşların neden olduğu devrimler, bilinci her seferinde yeni bir bakışın gereklerine uyduran bir paradigma değişikliğine yol açmışken, benim durumumda böyle olmamıştır. Bilincim hala büyülü dünyanın zamanında yaşamaktadır. Sürekli bir bombardıman sonucunda yeni şeylerdeki engellenemez çekiciliğin etkisinde olduğum doğrudur, ama bunların şeceresi ve arkeolojisi benim için bilinmez olarak kalmaktadır. Yeni söylemler bana doğrudan dokunup, zihnimde silinmez izler bırakmakta, ama hep kendi şeceresine gönderen hafızamın içeriğini başkalaştırmayı pek başaramamaktadırlar. Zamanın değiştiğini, dünyanın dönüşüme uğradığını, tarihin durmadan yeni üretim biçimlerini, yeni toplumsal ilişkileri biçimlendirdiğini bilirim, ama bu tarihin içeriği benim yokluğumda oluşmuştur: Yaratılışında yer almadığım gibi bu tarihin sonuçlarından da sorumlu değilim. Bütün bildiğim, bu yeni dünyanın amansız bir mantığının olduğu, bana hazır bir yapıyı dayattığı ve benim bunun seyrini değiştirmeyi de tam şu anda bulunduğumuz yere varmak için onun aldığı yolu geri geri gidebilmeyi de beceremediğimdir.

Açıkçası, ben neredeyim? Tarihsel koordinatlarım bütünüyle başka. Ben hesaplarımı, ne 16., 17., 18. yüzyıllarla, ne de Ortaçağ’dan Rönesans’a, Klasik Çağ’a, Modern Zamanlar’a geçişteki kopmalarla yaparım. Tarihte birbirini takip eden dönemler beni ilgilendirmez. Yüzyılların üzerinde daldan dala atlayabilirim, çünkü zihnimde, Batı tarihini kesitlere ayıran niteliksel süreksizliklerin hiçbir somut tasavvuru yoktur. Şimdiki zamanla karışan bir geçmişim (hep o geçmişe atıfta bulunmam ve hep o geçmişi diriltmemden ötürü) ve geleceğim olan bir şimdiki zamanım vardır. Yüz yıldır derin altüst oluşlara maruz kaldığım doğrudur; tarihten söz ederim, tarihi düşünürüm, tarihin çarklarını öğrenmeye, sahte modernliğimin bütünüyle göreli kaynaklarına inmeye çalışırım, ama sürekli daha geniş ufuklara sürüklenen bir zamana görkemli bir giriş yapmama damgasını vuran bu kısa dönemin içinde ruhsal yaşantım, önce ve sonra’nın sonra ve tarih-sonrası’yla hala karıştıkları bir tarih-ötesinde geçer. Ve ikisinin arasında, kendimi aynı zamanda bir Başlangıç da olan bir Son’a ertelenmiş bulurum.

Zaten -benim gibi bir Acem için paha biçilmez olan- büyük şairlerimi yeniden toparlamaya çalıştığımda, zaman galerisinde birbirini takip eden porteler gibi görmem onları. Falanca şairin filanca döneme ait olduğunu belirleyen ne zamanının modası ne de takvimlerdeki kronolojidir klasik şairin romantik şairden önce, sembolist şairin de romantikten sonra gelmesi gibi- hafızanın görünmez merkezine ortak bağlılıkları, bu şairleri zamana bağlı olmayan bir hale ile sarmalayıp, tek bir güneşin parıltılı ışınları haline getirmektedir. Büyük şairlerin her biri çağrıştırdığı zamanın boyutuyla birlikte var olan bir muhataptır: İster destanların epik zamanı ister benliğe dönüşün mistik zamanı, isterse de varlık kıvılcımları gibi çakan askıda bırakılmışlığın parçalı zamanı olsun. Her şairin, kapsayıcı görüşümün çevresinde kendine özgü eliptik hareketiyle döndüğü bir takımyıldızda yaşarım. Bundan ötürü imgelerle görürüm, kendimi sesli ritimlerle ifade ederim ve şiirle düşünürüm. Bunları, dönemler ve çağlar gereği ayırt edemem. Yüzyıl başında başlatılan eleştirel ve tarihsel araştırmaların, bu dünyayı bana bir bakıma açık kıldıkları ve farklı üslupları, dildeki dönüşümleri, semantik değişiklikleri ayırt edebilmeme yardım ettikleri doğrudur. Ama her şey, sorunun özünün değişmediğine inanmaya yöneltir beni.

Firdevsi gibi bir şairin 10. yüzyılda kafasını meşgul eden büyük “ulusal kimlik” teması, 20. yüzyıl sonunda dinsel taassubun taarruzuna karşı kültürel milliyetçiliği diriltme mücadelesi veren düşünür için hala günceldir. Bir 14. yüzyıl mutasavvıfının beslediği ülküler, dünyanın sadakatsizliği karşısında büyübozumuna uğramış bakışıma hala -farklılıkları da hesaba katarak- esin kaynağı olmaktadır. Eski rejimin hükümdarı gözden mi düştü, hemen İmam Hüseyin’in kanını alçakça akıtan Yezid’le özdeşleştirilir; hükümdarın halefi ülkeyi bir şehitler mezarlığına mı dönüştürdü, o da Şehname’deki Zahhak’la, omuzunda biten yılanları beslemek için her gün masum beyinlerin kurban edilmesini emreden o uğursuz kralla karşılaştırılır. Gerçekliğin mitsel yapısının aynı kalması demektir bu; kuşkusuz zamanla kişiler değişmektedir, ama oynadıkları roller hep aynıdır. Aydınlık’la Karanlık arasında, durmadan kendini yineleyen çevrimlerde gerçekleşen Maniheist mücadele.

***

Materyalist, Marksist, ateist, hatta kafir olmam önemli değildir. Marksist diyalektiğin keskin bıçağıyla en küstah karşıtlarımın kellerini koparttıktan sonra uslu uslu evime dönüp ilahi Hafız’ın Divanı’nı ya da Mevlana’nın Mesnevi’sini açarım; sözcüklerle, imgelerle sarhoş olurum; Melekler şölenine katılıp, tasavvufi sefahatın zevklerinden tatmaya hazırımdır. Hatta neden olmasın, meşhur Simurg’u arayan hacı kuşların peşinden de gidebilirim. Çünkü aslında Melek ile Melek-karşıtı arasında kurulu bir salıncağın baş döndürücü zevkini yaşarım. Bu durum beni şaşırtmadığı gibi, çelişkilerimin farkına varmadığım gibi, birtakım görgülü kimseler bunu bana hatırlattığında da gözlerim faltaşı gibi açılır: Çelişkilerimi masumiyet içinde yaşarım; bundan pek sorumlu da değilimdir, tıpkı beni ülkemden kovan o lanet olası devrimden sorumlu olmadığım gibi. Benim kabahatim yoktu. Ortadoğu’nun Japonlar’ı olmamızı çekemeyen emperyalistlerin bir komplosuydu bu. Daha ne? Her şey Kur’an’da yazıyor ve tarih, eğer bir anlamı varsa, bunun ancak soluk bir yorumudur. Her şey kafalarımızın içinde yazılı ve geriye kalanlar matematik tümdengelimle kesin olarak çıkarsanabilir.

***

Dünyamızı nihayetine erdirmiş olduğumuzdan, kendimizi çektik ve hiç rahatsız edilmeden kendimizi ibadete verdik. Biz eserlerimizin karşısında tefekküre dalmışken Batı’nın küçük kurnazları dünyamızın yıkımını hazırlıyorlarmış. Girişimci barbarlar kendi mabetlerine kararlılıkla sırt çevirerek tuhaf şeylerden söz ediyorlarmış: Kopernik Devrimi’nden, hümanizmden, iman ile bilginin ayrılmasından, kendine yeterli özne olarak insandan, vb… uğursuz sonuçlarını kestirebilsek tüylerimizi diken diken edecek şeyler. Ama iyi ki onların suç ortağı olmamışız. Sonra, o kafirler şaşırtıcı nesneler imal etmeye koyuldular: toplar, tüfekler; sonra mükemmel gemileriyle denizlerimizde turalamaya, bizi ziyaret etmeye başladılar. Onları bağrımıza bastık, misafirperverlik icabı. Mekanik oyuncaklarına, teknik keşiflerine, büyülerindeki şeytani ustalığa hayran kaldık. Onlara çok kibar davrandığımız kuşkusuz. Peygamberler devrinin son vahyine mazhar olan biz Müslümanlar için bu barbarlar yalnızca kafirdiler. Açgözlü bir iştahla dillerimizi öğrenmeye, göreneklerimizi incelemeye, -çok sonradan bize söyleyecekleri gibi antropoloji yapmaya koyuldular. Tıpkı gözlükleri ve aletleriyle gözlemledikleri nesneler gibi ilginç konulardık onlar için.

 

Bir Cevap Yazın