Baudrillard okumak sonsuz bir zihin açıklığını ve her satırından öfke aroması akan bir meyveyi tatmak gibi. Aşağıdaki yazı Defter’de yayınlanmış; Çaresiz Stratejiler kitabından. Çeviren Oğuz Adanır. Muharrikler için yaşasın Cehennem! “Dünyaya gelen herkes bir gün ayartılmak zorundadır.” diyor Baudrillard…

Yaşantımızın yalnızca bir yanını ön plana çıkartan psikanaliz, diğer yanını bizden gizlemiştir. Psikolojik ve cinsel doğumumuzla çok yakından ilgilenen psikanaliz, bize yaşamı öğreten doğum biçimini unutup gitmiştir. Biyolojik yaratılışımızın kökeninde iki kişinin bulunduğunu söyleyen psikanaliz, başkalarının (ya da aynı insanların: anayla baba) bizi ayartarak, yaşamayı öğretebileceklerini söylemeyi unutmuştur. Bu ikinci yaratılış (ya da doğuş) psikanalizin uzun uzadıya betimlediği, yalnızca ilk doğumla, oidipal çatışmaları ilgilendiren diğer doğumu unutmaya değecek bir şeydir.

Birinci doğumla ilgili olarak bize zorla bir Oidipus hikayesi kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Bastırılan duygu, bilinçaltı, psikolojik kompleksler, yas tutma hikayeleri, Baba, yasa ve simgesel düzenle kurulan onur kıncı ve her zaman saptırılan ilişkiler hikayesi. Bizi bu doğuş ve Oidipus hikayesinden kurtararak yerine bir alın yazısı koyan bu eşsiz olayın ne olduğunu psikanaliz iyi ki anlayamadı. Çünkü bu gerçekten de “eşi bulunmaz bir olaydır”. Bu eşi bulunmaz, bir kökenden yoksun, nereden geldiği belli olmayan, ortaya her zaman beklenmedik bir şekilde çıkan ve bilinçle, bilinçaltı kavramlarını bir anda defterden silip atan bu saf olayın adı ayartmadır.

Dünyaya gelen herkes bir gün ayartılmak zorundadır. Oidipus’la Yasa’yı aşıp geçerek bizi bu psikolojik işkenceyle, biyolojik cinsel ayrım adlı çaresizlikten kurtaran ve insanı gerçek anlamda “özgürleştiren” tek şey ayartmadır.

Ayartma hastalarından başka hasta yoktur. İşte ·bu yüzden yaşamı öğrenme adlı bu eşi bulunmaz ikinci doğum olayını yaşayamayanlar Oidipus hikayesiyle, psikanalize saplanıp kalmaya mahkumdurlar. Ayartmayı yadsıyan bu insanlar hastalığı bir arzu düzeniyle açıklamaya çalıştıkça daha da batağa saplanmaktadırlar.

Çünkü psikanaliz (tabii yalnızca o değil) bireyin kendi arzularıyla ilgili akıl almaz halüsinasyonlar üretmesine neden olmuştur. Monique Schneider’ın “Freud ve Zevk” başlıklı yapıtında açıkladığı gibi bir XIX. yüzyıl ürünü olan bu “psikolojik devrimin” gerçekte insanı bir özne olmaktan çok ayartılmak amacıyla seçilen bir nesneye dönüştüren, dünya ile göstergeler arasındaki çakışmayla beklenmedik hoş karşılaşmalara karşın, bu nereden çıktığı belli olmayan, insana yaşamı öğereten, bu ayartıcı ve diğeri için kaçınılmaz, eşi bulunmaz bir olay olarak adlandırılabilecek şeyin yerine bireysel bir psişik düzenle, bir libido, özgün bir arzuyla, oidipal evrelerini koyma gibi bir çılgınlıktan başka bir şey yapmamış olduğu görülmektedir.

Bizi yaşatan şey arzunun gücü (ya da XIX. yüzyıla ait o düzenli ve enerji yüklü düşsellik) değildir. Bizi yaşamaya zorlayan şey ayartmayla hayatın cilveleridir. Oynama ve aldatılma tutkusuyla, illüzyon ve görünüm tutkusudur. Bir anda ortaya çıkarak elinizi, ayağınızı birbirine dolayan, sizi tuzağa düşüren, yaşamaya iten şeyin adı diğerlerinin yüzleri, konuşmaları ve hareketleridir. Siz olmadan, sizin dışınızda, sizinle karşılaşmadan önce de var olan o şeyle hiç beklenmedik bir anda karşılaşmanızdır -saf nesneyle, saf olayın muhteşem somutlaşması-, hiç farkında bile olmadan başınıza gelenlerdir.

Bizi baştan çıkartmak için bu kadarı yeter de artar bile. Her şeye bir kulp takmaya, her kabahati kendimizde aramaya öylesine zorlanmışız ki bütün bunlardan kurtulmak insanın rahat bir nefes almasını sağlıyor. İnsan mineral bir nesne, mevsim değişiklikleri, şehvetli bir nesne ya da kupkuru bir biçim tarafından da ayartılabilir. Çünkü bütün bunların arzu düzeni denilen şeyle bir ilişkileri yoktur. İşin gerçeği yaşam sanıldığı kadar önemli bir şey değildir. Bir hiç olan insanın bu hiçlikten sıyrılmasını sağlayan şey hayatın cilveleriyle,  ayartmanın nefes kesen oyunudur.

Dış dünyayı bir tür saldın, ben’i bir korunma ve duygusal güvence sistemi, zevki de gerginliklerin çözümü gibi gören bir psikanaliz yukarıda sayılan her şeye karşı çıkmış olmaktadır. Freud için en önemli sorun ayartma adlı bu denetlenmesi imkansız olayı çökertebilmekti. Psikanalitik çözümleme düşlerden yararlandığı zaman bir açmazla karşı karşıya kalmaktadır. Psikanalitik çözümleme için bir semptom olan düşü, ayartmanın perspektifinden değerlendirdiğinizde onun kendisinden kaçabilmenin imkansız olduğu bir olaya dönüştüğünü görürsünüz. Delilik, nevroz ve dil sürçmesi için de benzer şeyler söylenebilir. Düşlerin birer olgu olduklarını unutan psikanaliz onların ortaya çıkış, illüzyon ve ayartma güçlerini ıskalayarak bir semptom ve yorumlama öznesine dönüştürmüştür. Bunu yaparken şeylerin ortaya çıkma, görünümlerin büyüleme ve meydan okuma özgürlüklerini ellerinden almayı unutmamıştır. Bütün bunların karşısına psikanaliz, her türlü dış saldırıyla mücadele eden, yalnızlığa mahkum bilinçaltının Robenson’u, arzunun öznesi: – dış dünyayı bir dengesizlik, iç pülsiyonuysa bir kendinden kopma olarak görmek semptomatik bir durumdur. Böyle bir durumda öznenin bizi gerginliklerden kurtarmak, iç uyarılardan arındırmak ve psikolojik bütünlüğümüzü bozmak isteyen şeytani güçlerin elinden alarak, onları nötralize etmekten başka yapabileceği bir şey yoktur. Bu alın yazısının pülsiyonlarla bir ilişkisi yoktur, bu alın yazısının kovulmayla bir ilişkisi vardır. Dış görünümlerden kesinlikle etkilenmeyen Ulysse gibi, öznenin görevi de amaç(!)  olarak zevk, sonuç olarak ölmek olmalıdır, hatta bu gerginliklerden  kurtulabilmek için gerekirse ölüm pülsiyonuna bile mahkum edilebilir.

(Metnin tamamı şurada.)


Serkan Işın

Serkan Işın

Zinhar'ın kurucusu ve Türkiye'de Görsel Şiir diye bir şeyi tartışmış olmanızın sebebi olan kişi. Şair. En son yayınladığı Büt'an Şiirleri ile birlikte son mısralı şiir kitabını yayınladı. Son Barbar Görsel Şiir taslağını da editöre gönderdi, son okuma için, 2020 Nisan ayında..

0 yorum

Bir Cevap Yazın

Araç çubuğuna atla