Posted in Alıntılar
12 Mart 2020

Bitimsiz Malzeme

Barthes’ı okumaya ve alıntılamaya devam. Yazı nedir? sorusunun fraktallarında dolandırıyor zihni. Kaybolmak istenen bir boyut içine hapsedilmiş rizomatik bir labirent bu kitap, görsel şiir için. Neden görsel şiir için? Çünkü böyle bir düşünce ya da düşünme ancak Yazı üzerine Söz’den devralınmış derin yorum yeteneği ile mümkün olabilir. Yazı Üzerine Çeşitlemeler‘den (YKY / 2007)

Bitimsiz

Elimde elyazması bir sayfa duruyor; hem algılamaya, hem kavramaya, hem de çağrışıma ilişkin -am a aynı zamanda belleğe ve doyuma da ilişkin- bir şey, okuma olarak adlandırılan bir şey, işlemeye başlıyor. Bu okumayı nerede durduracağım, nerede durdurabilirim? Elbette gözümün hangi uzamdan yola çıktığını apaçık görebiliyorum ama nereye doğru gitmektedir? Yerleştiği diğer uzam neresidir? Kâğıdın arkasına mı gider? (ama kâğıdın arkasında masa vardır). Okumanın keşfettiği düzlemler hangileridir? Bu sade bakışın peşine düştüğü kozmogoni nasıl yapılanmıştır? Yalnız bir kozmonot olarak, çok sayıda dünyanın içinden geçerim ve hiçbirinde duraklamam: kâğıdın beyazlığı, göstergelerin biçimleri, sözcüklerin figürleri, dilin kuralları, iletinin güçlükleri, birbirine karışan birçok anlam. Aynı bitimsiz yolculuk, öteki tarafta, yazan kişi tarafından da yaşanmaktadır: yazılan sözcükten yola çıkarak ele uzanabilirim, oradan kasa, kana, itkiye, bedenin kültürüne, yaşadığı doyuma. Her iki tarafta da yazma-okuma bitimsizliğe doğru yayılır, insanı bütünüyle harekete geçirir, hem bedenini hem de geçmişini; ani bir harekettir, şüphe götürmeyen tek tanımı da hiçbir yerde durmuyor olmasına bağlıdır.

(…)

Yazının tarihi farklı biçimlerde anlatılabilir; bize anlatılan tarih, biçimlerin ve biçemlerin tarihidir; daha eğitici amaç güden bir başka tarih, çizgilerin evrimini değil de kullanılan araçların dönüşümünü izleyebilirdi: bir yanda in-scription, öte yanda de-scription araçları! Batı, genellikle kazıyıcı araçlar üretmiştir: kazı kalemleri, sivriltilmiş kamışlar (XII. yüzyıla dek), fildişi ya da demir çubuklar, uçları düz yontulmuş (VIII. yüzyıldaki karolin yazısında kullanılan) ya da eğik yontulmuş (XII. yüzyıldaki gotik yazıda kullanılan) kuş tüyleri (kaz ve kuğu), metal uçlar (XIX. yüzyıl). Bununla birlikte, sağda solda, yumuşak dokunuşlar için de bazı araçlar üretilmiştir: uçları çiğnenen kurutulmuş sazlar (Mısırlılar), yuvarlak uçlu kalemler ya da keçe uçlu kalemler. Yazıyla ilgili törensel davranışlar da karşıtlığı güçlendirir: Batılı yazıcı ya da kopyalayıcı için yazı yazmaya hazır­lanmak demek kalemin yontulması demektir (şiddetli, yağmacı, parçalayıcı bir davranış); Batılı kaligraf içinse, mürekkep taşını hafifçe sürtmek, fırçasını ıslatmak demektir: ayrım noktası budur; kapakları çiçeklerle süslenip cilalanmış bu yazı kutularının taşıdığı, neredeyse dinsel olduğu söylenebilecek huzur, aslında bu kutularda bulunan araçların içine sinmiş o görünmez resmin bir uzantısından başka bir şey değildir.

Uzantılar

Bir sözcüğün harflerinin birbirine bağlanmasının ekonomik nedenleri olabilir: fizyoloji kurallarından öğrendiğimize göre, kalemin akışını durdurmak, eli kaldırmak ve sonra tekrar indirmek zaman alıyor: nokta koymak pahalıya geliyor; yani harfleri uzatarak birbirine bağlamak hız kazandırır, estetik bir yanı yoktur; bununla birlikte bu pratik gerekçesini büyük ölçüde aşan sonuçlar doğurmuştur: öncelikle birlikte yazılan bu harfler bir isim kazanmışlardır: logotype; ve bir şeye bir isim verildiği zaman, bu şey sadece ara bir olay olarak (bir uygulama olarak) görülmenin ötesine geçer, bir dizgenin bir parçasına dönüşür, öncelikle sözlüksel bir yer edinir ama aslında anlıksal bir gerçekliktir – yani ideolojiktir (örneğin, ortaçağda en çok uzantı taşıyan sözcükler, skolastik dizgenin temel dayanaklarıdır, uzantılar ve bağlantılar aracılığıyla en sık kullanılan terimlerin kısaltmaları üretilir: anima için aia, substantia için sba, gibi); ayrıca yazıcılar nesiller boyunca aynı uygulama zincirini takip ettikleri için, birbirine bağlanan harflerle yazılan sözcükler kalıcı bir biçim elde eder (Geştalt): harflerin birbirlerine bağlanış biçimi sayesinde sözcük bir bakışta tanınır (ve tam da bu nedenle, harfleri birbirine bağlanarak yazılan sözcük, ideograma benzemeye başlar); başka bir deyişle -pozitif düşünenler bundan çok hoşlanacaklardır- bir yazının biçemi, hızlılığına bağlı olduğuna göre, temelde bir kâr etme gereksiniminden doğar; hatta belki de doğrudan ticari alışverişle bağlantılandırılabilir (Nebati yazısını hatırlatalım).

Malzeme

Yazıyı taşıyan yüzey, üzerine yazı yazılan şey, tarihçiler tarafından zaman zaman “öznel malzeme” olarak adlandırılır; bu adlandırmayı kullanan tarihçiler, hiç şüphesiz, yazı yazılırken, elin altına bir tür maddenin sürüldüğünü belirtmek isterler, tıpkı yürüyen bir kişinin ayakları altına toprağın sürülmesi gibi; ve deriyle madde arasında gerçekleşen bu temas, özneden bağımsız olamaz; özne bu noktada kaçınılmaz olarak bedenini hisseder. “Özneye bağlı olarak” her bedenin farklı bir yazısı olduğu gibi, tarihsel olarak da her yazı tipi için kullanılan farklı bir yüzey vardır: yüzey, yazı tipini belirler çünkü her yüzey, çizgileri çizen araca farklı direnç gösterir, ama bununla birlikte çok daha ince bir nokta vardır, malzemenin dokusu (kayganlığı ya da pürtüklülüğü, sertliği ya da yumuşaklığı, hatta rengi), eli, şiddetli ya da yumuşak hareketler yapmaya zorlar. Ayrıca araçlar çok sınırlı sayıda oldukları halde, öznel malzemeler, tarih boyunca, büyük bir çeşitlilik göstermiştir: taş, çakıl, arduaz, kiremit, çömlek parçaları, altın, fildişi, cam, bronz, demir, bakır ya da gümüş plakalar, kabuklu hayvanlar, tahta, papirüs, deri, parşömen, kumaş, kâğıt. İnsanlar gerçekten de buldukları her şeyin üzerine yazı yazmışlardır, ama öyle görünüyor ki genellikle buldukları bu her şeyden bir anlam çıkarmışlardır: malzemeyle bedenin ilişkisinden doğan anlam (çiviyazısı, sivri uçların çıkardığı sesler, keskin köşelerden oluşan şekiller, güneşte kurutulmuş kile bağlanır) ve elbette, malzemenin fiyatının getirdiği anlam (Birmanya’daki lüks elyazmalarmda, kutsal Buda metinleri, doğrudan bakır ya da gümüşten yapılmış geniş plakalar üzerine yazılmıştır). Anadolu’da BergamalIların icat ettikleri pergamenum (parşömen), başlangıçta koyun ya da keçi derisinden yapılıyordu, daha sonraları değeri daha da arttı ve buzağı derisinden yapılır oldu (tirşe); parşömen, ilk olarak İS I. yüzyılın sonunda kullanılmıştır; IV. yüzyılda yaygın olarak kullanılır ve XII. yüzyılda genel kullanıma girer; ama pahalı bir malzemedir (ya da sonradan pahalılaşır); bazı parşömenlerin yeniden kullanılması gerekir: eski metin silinir, öznel malzeme tekrar el değmemiş hale getiri­lir ve yeni bir metin yazılır: bu bir palempsest‘tir, yani her tür yazının simgesidir (terimi, bugün kazandığı edebi anlamıyla kullanıyorum), çünkü metin, modernlerin kavrayışına göre, izlerin (biçimlerin, anıların, alıntıların, sansürün) biraraya getirilmesiyle yapılanır. Kâğıt ise (bizim kullandığımız malzeme de kâğıttır zaten), Araplar aracılığıyla Çin’den gelmiştir bize; ortaçağda, Semerkant’ta kâğıt kullanılmaktadır; Avrupa’da kâğıt üzerine yazılan ilk elyazması XI. yüzyıla aittir: Burgos yakınındaki Silos dua kitabıdır. XIV. yüzyılda Rhin bölgesinde kâğıt atölyeleri kurulmuştur ve kâğıt, matbaanın icadından kısa bir süre önce yaygınlık kazanmıştır; elyazmalan kâğıtlara kopyalanır; ama yine de bazı direnişler kendini gösterir: Gerson (1402’de), öğrencilerinin kâğıt kullanmasını yasaklar ve parşömen kullanmalarını önerir, ona göre, metinlerin kabalığıyla uyum içinde olan tek öznel malzeme parşömendir; böylece, ortak mekânlar ve deyimler aracılığıyla, yazının yalancılığını, değersizliğini, kâğıdın geçiciliğiyle, dayanıksızlığıyla bütünleştiren bir efsanenin temelleri atılmış olur. Yazılı kâğıt, bundan böyle, bir çöp, bir döküntü, bir atık olma yolunda ilerler (başlangıçta çok pahalı olması artık önemli değildir).

Tagged with: ,

Comments & Reviews