Yaban Düşünce’den

Levi-Strauss’un Yaban Düşünce’de çizdiği çerçeve en azından öncelikle “büyüsel bilgi” ile “bilimsel bilgi” arasındaki uzaklığı fark ettirmeye çalışıyor, sonra aralarında birkaç bin yıllık uzaklığın kapanmaya başladığı yeri işaretliyor. Ortaya “yaptakçı” ya da “bricoleur” çıkıyor. Yaptakçı ilksel olan ya da “ilkel” olan fakat işin bizi ilgilendiren kısmı ise, buradan görsel şiir yapan şairin yöntem ya da stratejilerine de bir patika çıkabilmesi [ya da en azından benim görüşüm bu yönde].  Bir bilim adamı ya da mühendis kesinliği ile çalışan “günümüz şairinin” karşısında tasa ile tasarısı arasında tekinsiz olan barbar görsel şair! Alıntılar Tahsin Yücel’in çevirdiği YKY baskısından.

***

Böyle konuşmakla, büyüyü bilimin çekingen, bulanık ve beceriksiz bir biçimi sayan basit sava dönmüş olmuyoruz (yerleştiği dar açıda, benimsenebilecek bir sav da değildir bu), çünkü büyüyü teknik ve bilimsel evrimin bir anına, bir evresine indirgemeye kalksaydık, onu anlama konusunda her türlü araçtan yoksun kalırdık.

Cisminden önce gelen bir gölgedir daha çok, bir bakıma onun gibi tamdır, madde-dışılığında, yalnız kendisinin öncelediği elle tutulur varlık kadar tamamlanmış ve tutarlıdır. Büyücül düşünce bir başlangıç, bir çıkış, bir taslak, daha gerçekleşmemiş bir bütünün bir parçası değildir; iyi eklemlenen bir dizge oluşturur; bu açıdan bakılınca, onları birbirine yaklaştıran ve birincisini ikincisinin bir tür eğretilemeli anlatımı durumuna getiren biçimsel benzerlik bir yana, büyüsel düşünce bilimin oluşturacağı şu öteki dizgeden bağımsızdır.

Öyleyse, büyü ile bilimi karşıtlaştırmak yerine, onları her ikisinin de içerdiği ve özlerinden çok, ele aldıkları olgular nedeniyle birbirinden ayrılan düşünsel işlemler bakımından değil, kuramsal ve pratik sonuçları bakımından eşit olmayan (çünkü, zaman zaman başarılı olması nedeniyle, büyü bilimi andırsa bile, bu konuda bilimin büyüden daha başarılı olduğu bir gerçek) iki bilgi biçimi olarak karşılaştırmak daha uygun olur.

***

“Öyleyse neolotik çağın (ya da ilk-tarih çağının) insanı uzun bir bilimsel geleneğin kalıtçısıdır; bununla birlikte, bütün kendinden önce gelenler gibi kendisini de esinleyen düşünüş, çağdaşların düşünüşünün yüzde yüz aynıysa, bir yerde durmasını, neolitik devrimle çağdaş bilim arasına, birkaç bin yıllık bir durgunluk döneminin girmiş olmasını nasıl açıklamalı?”

***

“Bir tek açıklaması olabilir bu çelişkinin: her ikisi de insan düşünüşünün gelişiminin birbirine eşit olmayan iki evresinin değil, doğanın bilimsel bilgiye açık kaldığı iki ayrı stratejik düzeye bağlı olan, birbirinden farklı iki düşünce biçiminin varolması: biri yaklaştırma olarak algı ve imgelem düzeyine ayarlanmış, öbürü yer değiştirmiş; her türlü bilimin -ister neo-lotik olsun, ister çağdaş- amacı olan zorunlu bağıntılara biri duyu sezgisine çok yakın, öteki uzak olan iki ayrı yoldan ulaşılabilirmiş gibi.”

***

Söylenler ve töremler, sık sık ileri sürüldüğü üzere, gerçeğe sırtını çevirmiş bir “uydum işlevi”nin ürünü olmak şöyle dursun, belirli bir tipten buluşlara, yani duyulur dünyanın duyulur niteliklere göre düzenlenişinden ve kurgul açıdan kullanılmasından başlamak üzere, doğanın olanak verdiklerine tam olarak uyan (hiç kuşkusuz bugün de öyle kalan) gözlem ve düşünce biçimlerini, bir kalıntı biçiminde, çağımıza dek saklamış olmaları bakımından büyük bir değer taşırlar. Somutun bu bilimi, özü gereği, matematik ve doğal bilimlerin ulaşacağından farklı sonuçlarla yetinecekti, ama bu böyledir diye bilimsel olmaktan geri kalmadı, sağladığı sonuçlar da daha az gerçek olmadı. Ötekilerden on bin yıl önce gerçekleştirilmişler, bugün de uygarlığımızın altkatmanı olarak kalıyorlar.

***

Ayrıca, yaşamımızda bugün de sürmekte olan bir etkinlik biçimi var ki, ilkel diye adlandırmaktan çok “ilk” diye adlandırmayı yeğlediğimiz bir bilimin kurgul düzlemde ne olabileceğini teknik düzlemde tasarlamamızı oldukça kolaylaştırır; genellikle bricolage (yaptakçılık) terimiyle belirttiğimiz etkinliktir bu. (ı) Eski anlamına göre, eylemi top ve bilardo oyununda, avcılık ve binicilik bricoler alanında, ama hep araya karışan bir devinimi, topun geri sıçramasını, köpeğin amaçsız dolaşmasını, bir engelden sakınmak için atın düz yoldan sapmasını belirtmek için kullanılır. Günümüzde de, (yaptakçı) dediğimiz kişi, meslek adamının kullandığın bricoleur’dan daha dolambaçlı araçlar kullanarak elleriyle çalışan kişi olarak kalır. Söylensel düşüncenin özelliği de anlatacağı şeyi karışık ögelerden oluşan ve geniş olmakla birlikte sınırlı kalan bir repertuvar yardımıyla anlatmaktır; amaçladığı iş ne olursa olsun, bunu kullanmak zorundadır, çünkü elinin altında başka hiçbir şey yoktur. Böylelikle, söylen bir tür düşünsel yaptakçılık olarak belirir, aralarında gözlemlediğimiz bağıntılar da bununla açıklanır.

Teknik düzlemde yaptakçılık nasıl parlak ve beklenmedik sonuçlara ulaşabilirse, söylense! düşünce de düşünsel düzlemde aynı ölçüde parlak ve beklenmedik sonuçlara ulaşabilir. Aynı biçimde, yaptakçılığın söylensel-şiirsel niteliği de sık sık vurgulanmıştır(…).

***

Karşılaştırma derinleştirilmeye değer, çünkü daha önce belirlediğimiz iki tip bilimsel bilgi arasındaki gerçek bağıntıları daha iyi kavramamızı sağlar. Yaptakçı, birbirinden farklı pek çok işi gerçekleştirebilir; ama, mühendisten farklı olarak, bunların her birini tasarısına göre düşünülüp sağlanmış hammadde ve aletlerin elde edilmesine bağlamaz: araç evreni kapalıdır, oyununun kuralı da yapacağını “elde bulunanlarla”, yani her an sınırlı sayıda, üstelik ayrışık araç ve gereçlerle yapmaya çalışmaktır, çünkü elindeki bütünün bileşimi ne o dakikanın tasarısıyla bağıntılıdır, ne de herhangi bir özel tasarıyla; stoku yenilemek ya da zenginleştirmek, ya da onu daha önceki yapma ve bozmaların kalıntılarıyla sürdürmek yolunda çıkmış fırsatların rastlantısal sonucudur. Öyleyse yaptakçının araçlarının bütünü bir tasarıyla tanımlanamaz (böyle olsa, hiç değilse kuramsal açıdan, mühendislikte olduğu gibi, ne kadar tasarı türü varsa, o kadar araç bütünü gerekirdi); yalnızca araçsallığıyla tanımlanır bu bütün; çünkü ögeleri, yaptakçılık düşkünü kişinin kendi deyimiyle, “Nasıl olsa bir işe yarar” ilkesi uyarınca toplanıp saklanmıştır. Bu türlü ögeler ancak yarım olarak özgülleşrniştir öyleyse:yaptakçının donanıma ve bütün işlemleri bilmeye gereksinim duymaması için yeterli ölçüde, ama her ögeye kesin ve belirli bir görev verilmesine yetecek ölçüde değil. Her öge, aynı zamanda hem somut, hem de gücül bağıntılardan oluşmuş bir bütünü temsil eder; birer “işleç”tir, ama belirli bir tip içinde değişik işlemleri gerçekleştirmekte kullanılabilir.

Söylensel düşüncenin ögeleri de aynı biçimde kavramlar ve algılanan nesneler arasında yer alır her zaman. Nesneleri belirdikleri somut konumdan çekip almak olanaksızdır, buna karşılık, ikincilere başvurulunca, hiç değilse, geçici olarak, düşüncenin tasarılarını ayraç içine alması gerekir. Ama imge ile kavram arasında bir ara öge bulunur; bu öge de, dilsel göstergelerin oluşturduğu özel ulam konusunda Saussure’ün getirdiği tanım uyarınca, bir imge ile bir kavram arasında bir bağ olarak tanımlanabileceğine göre, göstergedir; böylece gerçekleşen birleşmede, imge ile kavram, sırasınca gösteren ve gösterilen işlevlerini yüklenir.

İmge gibi gösterge de somut bir varlıktır; ama başka bir şeye gönderebilmesi bakımından kavrama benzer: her ikisi de yalnızca kendi kendilerini karşılamakla kalmaz, kendilerinden başka bir şeyin yerini de tutabilirler. Ne var ki, bu bakımdan kavramın olanakları sınırsızdır, oysa göstergenin olanakları sınırlı kalır. Yaptakçı kişi örneği, aradaki farklılık ve benzerliği çok güzel çıkarır ortaya. İş başındayken inceleyelim onu: tasarısının çekimine kapılmış olmakla birlikte, uygulamaya ilişkin ilk girişimi geçmişe yöneliktir: daha önce, araç ve gereçlerden oluşmuş bir bütüne geri dönmesi, bu bütünün yeni baştan bir dökümünü yapması, sonunda da, araç ve gereçler arasında bir seçim yapmadan önce, ele aldığı soruna bütünün verebileceği yanıtları saptayabilmek için onunla bir tür söyleşime girişmesi gerekir. Her birinin neyi “belirtebileceğini” anlamak için, gömüsünü(*) oluşturan bu karışık nesneleri sorguya çeker. Böylece her parça yeni gerçekleştirilecek, ama araçlar bütününden ancak parçaların iç düzeniyle ayrılacak olan bir bütünü tanımlamaya yardımcı olacaktır. Şu meşe küp akçamdan bir tahtanın yetersizliğini kapatmak için bir takoz ya da bir oturtmalık olabilir, böylelikle eski ağacın pürtüğünü ya da düzlüğünü değerlendirmeye yarayabilir. Bir durumda yüzey, öbüründe malzeme olacaktır. Ama bu olanaklar her parçanın özel geçmişiyle, yapılmasını gerektirmiş olan ilk kullanımdan ya da başka işler için uğramış olduğu düzeltmelerden kaynaklanan, önceden belirlenmiş yanıyla sınırlıdır her zaman. Söylenlerin oluşturucu birimlerinin birleşimleri sınırlıdır, çünkü daha önceden belirli bir anlam taşıdıkları dilden alınırlar, bu da kullanma özgürlüğünü kısıtlar, yaptakçının biriktirip kullandığı ögeler de aynı biçimde “önceden kısıtlanmış”tır. Öte yandan, verilecek karar bir başka ögeyi açık kalmış bir işleve geçirme olanağına bağlıdır, öyle ki her seçim yapının tümüyle yeniden düzenlenmesine yol açacak, bu yapıysa ne bulanık bir biçimde düşlenmiş olan yapıya benzeyecektir, ne de kendisine yeğ tutulabilecek bir başka yapıya.

***

Demek ki, fark tasarlamak isteyebileceğimiz kadar da kesin değil; bununla birlikte, bir uygarlık durumunu özetleyen zorunluluklara göre, yaptakçı ister istemez daha geride kalırken, mühendisin kendine bir yol açmaya ve daha ileride yer almaya çalıştığı, daha değişik bir deyişle, birincisinin işini göstergeler, ikincisininse kavramlar aracılığıyl’a yaptığı ölçüde gerçektir bu fark. Doğa ile kültür arasındaki karşıtlık ekseni üzerinde, yararlandıkları kümeler belirgin biçimde uyarsızdır. Gerçekten de, göstergeyle kavramı karşıtlaştıran özelliklerden biri, kavramın gerçek karşısında tümüyle saydam kalmak istemesi, göstergeninse bu gerçeğe belirli bir insan derinliğinin karışmasını hoş görmesi, hatta bunu istemesidir.

***

Peirce’in tam yerinde, ama güç çevrilir deyimiyle: “It addresses somebody.”

***

İmge düşünce olamaz, ama gösterge görevi yapabilir, daha doğrusu, bir gösterge içinde düşünceyle bir arada bulunabilir; düşüncenin daha ortaya çıkmadığı sürece de onun gelecekte kapsayacağı yere saygı gösterebilir, daha ortada yokken, çevre çizgilerini ortaya çıkarabilir. İmge donmuş bir şeydir; kendisine eşlik eden bilinç edimine bağlı kalır hep; ama gösterge, ve belirtici nitelik kazanmış imge, şimdilik içlemsiz, yani aynı tipten başka varlıklarla süredeş ve kuramsal olarak sınırsız bağıntılar kurmaktan (kavramın ayrıcalığıdır bu) uzak olsalar bile, değiştirime elverişlidirler; yani belirli bir sınırda kalmakla birlikte ve, daha önce gördüğümüz gibi, bir ögeyi etkileyen bir değişikliğin bütün ötekileri de kendiliğinden etkileyeceği bir dizge oluşturmak koşuluyla, birbiri ardından başka varlıklarla bağıntılara girebilirler. Bu düzlemde, mantıkçıların kapsam ve içlemi, birbirini bütünleyen iki ayn görünüş olarak değil, bağımlı bir gerçeklik olarak belirir. Böylelikle, söylensel düşüncenin, imgelere “yapışmış” olmakla birlikte, genelleştirici, dolayısıyla bilimsel olabileceği anlaşılmaktadır: o da benzerlikler ve yakınlıklar kurarak gerçekleştirir işlevini, yaratımları, yaptakçılıkta olduğu gibi, hiçbir zaman ögelerin yeni bir düzenlenişi olmaktan ileri gitmese ve bu ögelerin araç kümesinde ya da son düzenleniş içinde yer almaları özlerini değiştirmese bile (iç düzenlenim bir yana, hep aynı nesne söz konusudur): “söylensel evrenler oluşur oluşmaz dağılmaya adanmıştır sanki, sanki amaç parçalardan hep yeni evrenlerin doğmasıdır.” (Boas) Bu derin gözlemde gözden kaçırılan bir şey vardır gene de: aynı gereçlerden yararlanılarak yapılan bu ardsız arasız yeniden kurmada, araç işlevini hep eski amaçların yüklenmesi: “gösteren”ler “gösterilen”lere dönüşür durmadan, “Gösterilen”ler de “gösteren”lere. Yaptakçılığı tanımlamakta kullanabileceğimiz bu tanım, her zaman araç kümesinin yapısıyla tasarının yapısı arasında bir uzlaşma olarak kalacak bir sonucun tanımlanabilmesi bakımından, söylensel düşünce için de eldeki araçların tümünün içkin olarak dökümünün yapılması ya da kestirilmesi gerektiğini açıklar. Bir kez gerçekleştirildikten sonra, bu tasarı (basit bir taslaktır bu) ilk düşünülene göre farklı olacaktır ister istemez. Gerçeküstücülerin yerinde bir deyimle “nesnel rastlantı” diye adlandırdıkları sonuçtur bu. Ama dahası var: yaptakçılığın şiirselliği, uygulamak ya da gerçekleştirmekle yetinmemesinden gelir her şeyden önce: Daha önce gördüğümüz gibi,nesnelerle “konuşmak”la kalmaz yalnız, nesneler aracılığıyla da konuşur: sınırlı olanaklar arasında yaptığı seçimle, kişiliğini ve yaşamını anlatır. Tasarısını hiçbir zaman tam olarak gerçekleştiremez, ama ona kendinden bir şeyler katar her zaman.

* Hubert ve Mauss büyüyü hayranlık verici bir biçimde “düşünceler gömüsü” diye niteler.

Bir Cevap Yazın