Hegel yine Hegel yine Kojéve

Besnier’nin “İmkansızın Politikası” zannediyorum bir orman kitap. Orada Sartre’ı, Fransızların Hegel ile tanışmalarını, Raymond Aron’u, Bataille’ı, Camus’yü vb. peşinden sürükleyen ve 2. Dünya Savaşı sonrası Fransız kafasını bulandıran Kojéve’i tanıdım en çok. Ve en çok da Kojéve’in derslerinden anlattığı bu Hegel’i tanıdım, spekülatif okumanın ve yeniden yorumun zirvesi varsa eğer, benim için bu kitap oldu. Alıntının geçtiği kitabın adı “Hegel Felsefesi’ne Giriş” ve Alexandre Kojéve’in Yüksek İncelemeler Okulu’nda (Ecole des Hautes Etudes), 1933’ten 1939’a kadar Hegel’in Tinin Fenomenolojisi’nin çok özgün bir şekilde açımlayıp yorumladığı “dersler”den oluşuyor. (İmkansızın Politikası yeniden baskı yapmadı, Kojéve’in Selahattin Hilav çevirisi ise 5. baskıyı yapmış.)


Tinin Fenomenolojisi’nin sözcük sözcüğe açımlamasına devam ederek, Mutsuz Bilincin, yani dinsel bilincin irdelenmesine ayrılmış Bölümü inceledik.

Hegel’e göre, dinselliğin ayırt edici özelliği, Entzweiung‘dur, yani Bilincin birliğinin, -Dünyaya bağlı olduğu için- ölümlü olan bir empirik Ben ile Tanrıyla doğrudan ilintisi olan bir aşkın Ben halinde bölünmeye uğramasıdır. Ve dindar İnsanın mutsuzluğunun (Unglück, Schmerz) kaynağı da, Widerspruch‘un, yani ikiye bölünmüş (gedoppeltes) Bilincin iki çelişik öğesinin arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılmasının olanaksızlığıdır. Dindar İnsan, kendisiyle birlik ve bütünlüğe ulaşamaz ve insansal varoluşun en yüce amacı ve en son haklı çıkarılması olan Befriedigung‘u, yani doyumu da hiçbir zaman elde edemez. Dinin ve dolayısıyla mutsuzluğun temelinde yer alan ikiciliğin kaynağı, çifte bir kaynaktır. Bir yandan, bireysel ölümsüzlük isteğidir ve ölümden duyulan kölece ve köleleştirici korkudur bu. Tıpkı, İnsanın, hayat ve ölüm için Mücadelede (Hegel bunu daha önce betimlemişti), ne pahasına olursa olsun hayatını korumak için hasmının Kölesi haline gelmesi gibi; dindar İnsan da, kendinde bir ölümsüz ruh bulmaya çalışarak ölümden kaçınmak istediğinde, Tanrının Kölesi haline gelir. Öte yandan İnsan, dinsel ikiciliğe, özgürlüğünü gerçekleştiremediği, yani gerçek varlığını bu dünyada gerçekleştiremediği için ulaşır.

Ölümden korkusu yüzünden uğradığı yenilgisi içinde Köle, Dünyayı ele geçirmek için Efendiyle çatışmaya girmeyeceği için Dünyayı, zafer kazanmış Efendiye bırakmıştır ve dolayısıyla, özgürlüğünü ancak, Dünyanın ötesinde, Jenseits‘ta, dinsel aşkınlıkta bulmaya çalışabilir. Bundan ötürü, Efendinin egemenliğindeki bir Dünyada yaşarken özgürlüğünü arayan Köle, empirik ve köleleşmiş Ben ile ötedünyada özgür olduğu ya da olacağı düşünülen Beni birbirinden ayırt etmek, yani bir dinsel tutum içinde yaşamak zorundadır. Ne var ki, aslında, aşkın Ben, köleleşmiş empirik Benden daha da az özgürdür; çünkü, dindar İnsan, ölümsüz ruhu içinde, Tanrının, yani Mutlak Efendinin Kölesidir. Böylece, dindar İnsan, kendisinde bölünmüş -yırtılmış- (entzweit) olarak, özgürlüğünü gerçekleştirmeyi başaramaz ve dolayısıyla, doyuma ulaşamaz ve her zaman Köleliğin mutsuzluğu içinde kalır.

İncelediğimiz metinler (bile isteye iki anlamlı olarak yazılmışlardır), Hegelci felsefenin tanrıtanımazlığına ilişkin sorunu çözmeye elvermiyor. Hegel, dindar İnsan tarafından ileri sürülen fikirlerin hakikati sorununu ele almaksızın Dinsel bilinci betimlemekle yetindiğini belirtiyor. Bununla birlikte, Hegel’in kendisinin Jenseits (Ötedünya) ve Tanrının aşkınlığı fikrini reddettiğinden kuşku duyulamaz. Hegel’e göre, Dinin özgül yanı, Mutlağın Dünyanın dışında, insanlığın ve tarihin ötesinde olduğu fikridir. Tanrıbilimi (Hıristiyan Tanrıbilimi bile) gerçek Felsefeyle, yani Hegel’in Bilimiyle karşıtlık içine sokan ve varoluşsal düzeyde, dindar İnsanın mutsuzluğunda kendini dile getiren de, işte bu fikirdir.

“İnsanın hakikî varlığı, eylemidir.” der Hegel. İnsan, bir Devletin Vatandaşı (Bürger) olarak gerçekleştirdiği eylemiyle ve eyleminde kendini özgür ve tarihsel birey olarak gerçekleştirir ve böylece varlığının tamlığına ve yetkinliğine tanıklık eden Doyuma ulaşır ancak. İmdi, aşkınlık fikrinden ötürü, dindar İnsanın eylemi hakikî bir eylem değildir ve dinsel Toplum (Kilise) da hakikî bir Devlet değildir. Dindar İnsan eylemde bulunur. Ama eyleminin amacı, onun gözünde, etkileyemediği ötedünyadadır ve etkililik Tanrıdan gelir ve dolayısıyla İnsanda eyleme girişen Tanrıdır ve böylece, İnsanın eylemi, onun özgürlügünü ve varlığını gerçekleştirmez ve aradığı Doyumu sağlamaz ona. Nitekim, Kilise de, hakikî bir Toplum ya da Devlet değildir; Kilisenin üyeleri, kesenkes bireysel olan aşkın bir amaç (ahiret mutluluğu) güderler ve bu amacın güdülmesi için de, bir başkasına yardım etmek de, bir başkasından yardım görmek de olanaksızdır ve İnsanı yetkinliğine ulaştırabilecek biricik şeyin, yani hakikî bir toplumsal etkileşimin söz konusu olmaması da, işte bundan ötürüdür. Böylece, aşkınlık fikri, dindar İnsanın bireysel ve toplumsal eyleminden, bütün etkililiği çekip alır. Ve dindar İnsan bunu bilmektedir; çünkü, ahiret mutluluğunu, kendi eylemlerinden değil, tanrısal inayetten beklemektedir.

İmdi, İnsan, eyleminin etkisizliğini, yani varlığının boşunalığını bilip-tanıyarak, kendi gözünde, varoluşunun özü olan, ama aslında Dinselliğin sonucu olduğu kadar, kaynağı da olan mutsuzluğu bilip-tanır ve kabullenir. Bu mutsuzluktan kendini kurtarması ve Doyuma, yani varlığının gerçekleştirilmiş tanrılığına (doluluğuna) ulaşması için İnsanın, önce, ötedünya fikrini bir yana bırakması gereklidir. İnsan, hakikî ve benzersiz gerçekliğinin bu dünyada ve bu dünya için özgürce gerçekleştirdiği eylemi olduğunu kabullenmelidir; doğduğu, yaşadığı ve öldüğü ve yetkinliğini elde edebileceği Dünyadaki etkin varoluşunun dışında bir hiç olduğunu kavramalıdır. Ve insan, bunu kavramıştır sonunda. Ve bunu kavrayarak da, mutsuz Bilinçte doruğuna ulaşan Kendininbilicinin insanı olmaktan çıkıp, Hegel’e göre, “dini olmayan” Akıl (Vernunft) insanı haline gelmiştir.

Bir Cevap Yazın